Friday, May 29, 2009

oğlum'a

yalnız sana değil bana da lazım hayaller
gece bitiyor gitti gidiyor
erkeğim siyah şövalyem öldü ölüyor
katili ben

ya arkadaşım bana yalan söyledin
herşey çok güzel olcak mutlu olacaksın dedin
karanlıklarda bile saklanamıyorum artık
yalnızca seninle başarabilirdim

o karanlıkta kayboldu parlak haylallerimiz
gece yedi sindirdi
sonrada eşeleyerek bıraktı
parkın birinde bir otun üzrinde şimdi

ya arkadaşım bana yalan söyledin
hiç ayrılmıcaz hep beraber olucaz dedin
bir üfledim incecik mum ışığı sen sönüverdin
evet, yine katili bendim

bu sabah geceyi son kez gördüm
bu sabahtan sonra gece olmayacak bana
son kez kırptık gözlerimizi karanlıkta
o poffladı ben ağladım
o horladı ben sustum.

ps.Remember: Every shadow no matter how deep, is threatened by morning light.


Monday, May 18, 2009

şehir haricinde

çatlamak üzre olan tomurcuklar
güzel günler vadetmetedir.
ve bir kadın, şehir haricinde;
otların üstünde,
güneşin altında,
yüzükoyun uzanmış;
göğsünde ve karnında
baharı hissetmededir.

orhan veli kanık 
mayıs 1939


herşey yenileniyor

herşey

ben de...

iliklerime kadar hissediyorum

baharla gelen

güneşin yüzü

yüzümü güldürüyor

sebepsiz

sebepsiz gülüyorum

çünkü

seviyorum

sonsuz...

gonca ili

mayıs 2009

Friday, May 8, 2009

taşkışlalı...


taşkışla nın çekilmez hale gelişi...

taşkışlaya geldiğim ilk zamanlar geliyor da şimdi aklıma, ne kadar heyecan vericiydi o yüksek tavanlı koridorlardaki rengarenk sergiler arasında gideceğim yeri arama telaşı... o heyecanım hiç sönmesin isterdim... ilk sene  boğaza bakan 3400 de herkesin kendine ait masası hatta dolabı vardır, ve orası evin gibi olur; haftada bilmem kaç saat takılırsın, çalışırsın, konuşursun, gülüşürsün, düşünürsün... 3400 lü olursun işte... projeler ardı ardına sıralanır önünde, uykusuz ama hep heyecanlı geceler, tasarlama heyecanını yaşatan, kafada sorular uyandıran, sorular sormayı öğrenmeye çalıştığın geceler... geceleri saatler 10 u gösterdiğinde artık çıkmalısınız diye gelen güvenlik görevlileriyle yapılan pazarlıklar, ya da yaşanan trajikomik olaylar; bütün malzemelerini, araç gereçlerini dağıtmış çalışırken gelip hadi çıkın artık derken ışığı kapatan güvenlik görevlisinin nasıl da ışık olmadan toparlanıp çıkamayacağını anlamadığını anlamamak... taşkışla dan gecenin bir vakti çıkıp taksim e doğru yokuş yukarı yürürken sanki koca istanbul da bir tek siz varmışsınız gibi bağıra bağıra söylenen şarkılar; tasarım sarhoşluğu mudur, gençlik midir nedir sebebi bilinmez... yoğun ve yorucu, ama mimar olma heyecanıyla güzel geçen, zevk alarak yapılan işlerle dolu zamanlardır 3400 hatıraları...

sonraki sene stüdyolar değişir, artık ne boğaz manzarası vardır ne de kendine ait bir masan ve dolabın... eski çatılarda biraz havasız geçen proje zamanlarında gün sonu baş ağrıları çıkar... mimar olma heyecanı sürmektedir elbette, tasarlama isteğiyle havasızlığa ve eskiliğe aldırmadan çalışmalar sürdürülür... ufak tefek ayrımcılıklar göze görünmeye başlar, hocalar çözümlenmeye, taraflar görülmeye başlanır... kulislerde konuşulanlara kulak kabartılır, düşünülür, yorumlanır, elekten geçirilip raflara dizilir... artık taşkışla lı olmaya başlanmıştır...

bir sonraki sene gelir çatar, artık olgunlaşma aşamasındadır, sahiplenilmiş bir taşkışlada 3400 değilse de onun karşısındaki yeni çatılara kuruluruz... tasarım isteğimiz artık biraz daha bildik gördüklerimizle harmanlanmaya başlamıştır; artık konuşmalarda mimarca kelimeler sıklaşır, mimar olmak için çabalar artar belki... telaşlar bir de; geç mi kaldık acabalar, daha ne kadar bilmem gerek soruları, öğrendikçe öğrenecek daha ne kadar çok şey olduğunu görmenin getirdiği tedirginlikler... 3400 deki ilk projede söylenen hep akıldadır oysa ki; siz artık mimarsınız, projeleriniz 1. sınıf projesi gibi değil mimar projesi olmalı...

mimarlık nedir, nasıldır, nasıl olunur, nasıl olur, neden olur, olmalı mıdır, olmamalı mıdır, yoksa hiç düşünmemeli midir???

kafadaki sorular sürer gider... heyecan hala mevcut ancak sorular yormaya mı başlar ne? ya da öğrendikçe öğreneceğin artması gözünü mü korkutur acaba insanın?

son sınıfta artık taşkışla da herkes seni sahiplenmiştir... güvenlik görevlileri bile artık kapıdan geçerken kart sormaz... gülşen abla halini hatrını sorar, mustafa abiyle türk kahveli sohbetler edilmiştir, marangoz çay ikram eder, yemekhanedeki amcalar seni kızları gibi sevip zamanın ne de çabuk geçtiğini düşünür... herkesi tanır, herkesi sever olursun... ancak her gün gidip sevdiğin, alıştığın, sana hayatının baharında heyecan veren taşkışla, taşkışlalılarla kırar yine seni... ikiyüzlülükler görürsün, anlam veremediğin hırslar, anlam veremediğin tepkiler ve terslemeler, samimiyetsizlikler... insanları görmeye başlayınca, küsersin... herkese değil belki, ya da taşkışla değil belki, ama küsersin... büyümek zor gelir bazı bazı, daha çok bilmek güzel gelir ama başa dönmek istersin yine de... süreci başa sarıp daha fazlasını öğrenerek geçirmek için mi yoksa süreçte kaybedilen heyecan ve inançlardan duyulan üzüntüden mi bilinmez...

en son bitirme projesi gelir kapıya... işte burda heyecan doruklarda olmalıdır artık... korkular vardır hep bitirme projesiyle ilgili, nasıl geçeceği bilinmeyen, daha önce hiç benzeri yaşanmamış bir proje süreci olacaktır; yalnız kalıp yalnız tasarlama ve sunma deneyimi... bitirme özel olmalı diyerek kollar sıvanır; önceki dönem yüzleşilenleri bir kenara itip yeni bir heyecan ve umutla başlanır sürece... çalışmalar sürer, okumalar, yazıp çizmeler, düşünmeler... üretme sancıları çekilir... üzerinde çalışılıp düşünülmüş olsa da son ürünü çıkarma yine son zamana sıkışır, ancak üretilen heyecan vermektedir... jüri gelir ve geçince içindeki heyecan da geçer gider; çünkü dinlenmediğini ve önemsenmediğini hissetmek, beceriksiz ve saçma biriymişsin gibi davranılması, emeğine duyulmayan saygı vb. hislere kapılır gidersin... o kadar zaman içindeki heyecanlarla ve düşündüğün ve çabaladığın için yapabileceğin konusundaki inancınla bu noktaya geldikten sonra inançların ve hayallerine kırıcı bir el değmiştir artık... kafandaki sorular umutsuzluğa taşımaya başlar, nedenleri sorar, niçinleri arar, kendini sorgularsın... dert yandığın bir arkadaşının sözleriyle kendini sorgulamaktan uyandığını hissedersin; sizi yetiştiren onlar değil mi? beni yetiştiren kimdi? bilmiyorum... taşkışlalı olurken kedilerin de emeği var üzerimde, hocaların da, uzun sohbetleri paylaştığımız arkadaşların da, gülşen ablanın da, ışıkları söndüren güvenlikçilerin de, yemekhanede kalan pembe şemsiyemi ağaca asan amcanın da... sonuç üründe ben dahil herkesin emeği vardı... taşkışla lıyım derken, çoğu umutlu ve istekli mimar olma heyecanlarıyla dolu günler hatırlanır ancak bu alışkanlıktan koparken yardımcı olmak için midir, yoksa hayatın gerçekleriyle yüzleşme vakti geldiği için midir bilinmez; o gerçekler taşkışlayı istenmez bir hale de getirir... oysa yüksek tavanlı barok merdiven hollerinin hiç mi hiç suçu yoktur; onlar yalnızca kemerle çerçevelenmişlerin ardındakileri gösterir...

Tuesday, May 5, 2009

Tarihsiz talihsizlikler

bir sır vereyim mi sana
yok kalsın kaldıramam bu yükü...

yalnızlık kalabalık içinde 
ne kadar da klişe

eğriler dünyası burası
ama nolur bi düz sen olsan yanımda
ben olsam yanında çıta gibi
kızılcık sopası yemiş hayatlarda
bi biz olsaydık birbirinin poposunu sıvazlayan

yoook...
yalnızlık kalabalık içinde