Wednesday, December 9, 2009
Monday, November 30, 2009
bu şehirde sevgiyi çeken birşeyler var...
aşkı kaybettiğinden yakınan aşkı kendisi yakıp yok eder olmuş bu günlerde, farkında değil mi acaba? söylesem anlatsam kar etmez diyorum, gidiyorum... ya ben eski zamanlardan gelmişim, ya da birileri çok hızlı gidiyor, oysa bence sevgi değişmiyor. seven yine gülen, seven yine huzurlu güzel...
insan neyle yaşar derken birileri, onların bütün altmetinlerinin üstünde bir sevgi duruyor benim gözümde, ben böyle naif, böyle uzak ve çocuk bakıyorum sadece, onlar görmüyorlar bile...
insanlar birbirlerini değil, kendilerini bile görmez olmuşlar burda, istanbul da.
suçlusu ben, sen, o; değil belki kimse değil ama istanbul un sevgiyi yutup tükettiğinden şüphem var benim...
kalabalık ve kargaşa, mücadele ve yorgunluk, yaşananlar ve yitirilenler bu istanbul da insanlara bazen başka bir ağır geliyor, bazen de kimse umursamıyor... yani bir çelişkiler yumağı içinde yitip gidenler ağı var ki ucu bucağı görünmüyor benim gözümden.
bakanlar var elbet göz göze, görenler de vardır elbet ki ben gibi gördüğünü sananlar da...
ama yine de;
‘ışıklar bu şehri güzelmiş gibi gösteriyor geceleri
...
seni aklıma düşüren yer çekimi değil;
yalancı yıldızlar
...’
acaba bu şehirde yıldızlar bile yalancı mı? derken şair
sevgi sözlerinin satırlarda kaldığı günleri yaşıyor insanlar
yaşadığını sanan insanlar,
yaşamadığını sanan insanlar,
hiçbirşey sanmayan insanlar;
umursamayanlar...
umursanmayanlar..
insanlar!
bu şehirde sevgiyi çeken birşeyler var....
30 kasım 2009
istanbul
Saturday, November 14, 2009
ey dünya hali
tek nedeni; onu talihsiz görenlerin gözleri
onun gözlerinden, aynı dünyayı görseler bile,
farklı nitelendirmeleri beyazı kırmızıyı maviyi
durmaksızın bir çaba bir uğraş bir süs,
kravatını tak, kırmızı rujunu sür,
al bu iğneyi yakana ilişitirmeyi unutma!
üstünde yazar vasıfların sıfatların kalıpların.
ey dostum! ne bu telaş acele,
kara toprak olacaksın bir gün sende,
rujun, kravatın, bedenin ile birlikte
hayat dediğin tam bir klişe
ruhuna bak biraz da ha? onu okşa, süsle,
ne biliyim mesnevi oku, hayyam oku, biraz da dinle.
o ruju sil, iğneyi çıkar öyle başlayalım hoşbeşe
talihsizi talihli görebilirsin belki, inebilirsen biraz derinlere
Monday, November 2, 2009
Alacakaranlık Çocukluğu
Aynı elleri gibi buruşuk duvarları,
Kasvet saatinin sesi çınlar bu duvarlarda,
Yansır babannemin kulağına, fısıltı olur,
Kalbine bir donuk duygu daha zerk olur.
Bir neşeli çocuk bu duvarlara yaslanan,
Güneşi ile eriten donuk duyguları,
Yetmese de gücü kasveti dağıtmaya,
Saatin tiktakına arkadaş olur,
O ince narin sesi, lallaaalalalaaa.
O günkü çocuk, bugünün çocuksuz annesi,
Ruhunda hiç solmayan o kasveti taşıdı bir miras gibi...
Evinin duvarlarında şimdi babannesinin portreleri,
Kimse görmez, torun bilir görür, o donuk mavi gözleri.
Kime aşık olsa, o mavi gözler dondurur kalbini.
Çıkması yasak babannesinin arka bahçesi,
Şimdi, sırra çevirdi keşfetmeye değer her şeyi.
Kapalı kapıları açmaktan aciz, aralıklarından bakmaktan aciz...
Annesinin onu almaya gelmesini beklerkenki gözleri,
Koyu, açık, kocaman, her gün, o anki,
Korku; ikram edilen bayram çikolatası, naneli,
Yiyemediği, yaslı bir hazine saklar gibi.
Tüm kararları zaferleri aşkları ceplerinde erir şimdi
Ceplerine terk ettiği çikolatalar gibi...
Thursday, October 29, 2009
arıyorum...
4 ekim 2009
Monday, September 21, 2009
itiraf içinde saklıdır, dışındaki sözdür:
havada asılı duran,
bir çoğu yerini bile bilemedi.
öyle uzaklara dalma sevgili...
küçük evin hüzünlü arka balkonunda eğreti
sigaranı en derine çeker gibi.
eskiden gözlerimdi o derin uzaklar,
çekerdin beni şimdiki duman gibi...
bir çatırdı bir patırdı, sevgili
biraz uzaktaki inşaatın sesi
bir gümbürtü, bir sessizlik
çoktan gelmiş koca kepçe kazıyor derinleri
sanki gömülecek bir şey var sevgili.
gözlerdeki derin sevgi,
biraz yaşlandımı gözler ıslandımı
eski, guguklu saat duvardaki
kurulmaya muhtaçtır sevgili...
o kova kova kalbinden çektiğim sular
gözlerimde birikir,
çağıl çağıl akar şimdi...
şuradan bir çift kiraz koparıver sevgili,
kulağıma küpe olsun.
her adımda kaybettiysem, dünya söyle;
bu sefer mazeretim ne olsun?
kalem çalışır kağıt üzerinde...
çalıştıkça kanatlandı yürek kuş oldu sevda
uçtular... birkaç tur döndü dönmedi
sonbahar geldi: göç mevsimi.
bırakma kuşları kucağından sakın sevgili!
ört eteklerimi sarıver, sarılıver,
örtüver üzerimi ancak böyle geçer göç mevsimi...
camdan kalpler pamuklara muhtaç,
ürkek ruhlar karanlığa.
kendi kendine küsmüş sevgili,
nedeni, hiç birşeyi değiştiremeyen böcek hali
ya da herşeye müdaheleci ismin -de hali
biraz inanmaya, cesaret ve itirafa muhtaç sevgili.
taştanda olsa tüm dünya, evler ve kalpler,
bir Anderson masalı olsa bizimkisi
perili, sihirli, yeşil iksirli...
mutlu son, her zamanki gibi.
çünkü benim, masallara inanmaya muhtaç.
Saturday, September 19, 2009
hikaye değil
dolaşsın taş binaların taş kalpleri
arkasında zeytinlikler
avlusunda şaşkın ayçiçekleri
parmak arası terliklerim 5 dakikada denize ulaşır
senin pijamaların gazete okumakta, terlesin.
boyumuzu aşmasın kutlu güneş.
buz gibi bir otel isterim
odanın çizgili duvar kağıtlarını takip edince
gözlerine çarpacağım
'başım döndü', derler.
başıboş kelimeler
ağzımdan kulağına
kulağından kalbine
kalbinden kulağıma yaramaz bir kompozisyon.
gebe kalayım mahzun bir aşka.
yeldeğirmenlerinin aksak ritmi
bize gülücük emreder.
ve biz saflığımla
birbirimize şart olduğumuzu bilmez
öpüşürüz
dudaklarımızın sayısını unuturuz.
kahvaltı edelim
mutlulukla ilgili
görüntüsü tadı kadar önemli.
akşam yemeğini de yaz meyveleriyle geçiştirirken
tohumlar savuralım
-belki ağacı çıkar-
peyzaj mimarlarını sabote edercesine
kınalı gece bahçelerine.
bir başka ihtimal de: ağasından kurtulmuş
da devleti unutmuş çiftçi özgürlüğünde
nizamla tohumlar ekelim süslü geleceğe
çorak bir zeytinliktir otelin arkası
ve ufuk çizgisi.
yüreğimin darmadağınız odalarını
hurda bir kamyonete yükleyip
pikniğe gidiyorum,mangalda kuş kanatları ve uçak biletleri.
kimse sana yaklaşmamalı ulu güneş.
sevgili güneş.
sevgili...
sevgili güneş,
gecemin yalnızlığını
sana bırakıyorum.
vasiyetimdir.
şahitlerim:zeytinlikler ve avludaki ayçiçekleri.
çocuğumu,
aşkımı da sana bırakıyorum.
hadi,
git artık kuzeylere.
-
daha çok yolumuz var mı müşkül sevgilim:
madem 1 saat.
dayanırım.
sessizliğin genişleyip
benim sempatik iletimi karadelik gibi yutmazsa.
dayanırım, en kötü ihtimal
balkonun parmaklıklarına
düşmem sensizliğin beton etkisi pembe bahçesine.
seyredince balkonun parmaklarından,
misal kız kulesindeki masalı
anladım.ama,
hapsolmuşuz 'sanatçı' acizliğine.
zannediyorum ki,
hikayeye dokunuyorum ben şuan.
tenine, tadına değil,
sana değil.
Thursday, September 17, 2009
dönüş
Selam verdi doğa
Bizim yolcu el salladı
Bir nakıştı içimizdeki
Hani inançlıyımcılara inat
Yol aldıkça nakşedilen
Sözü edilmeyen.
Bir kuyu idi dünya
Etrafında laf ebeleri
Çığırtkanların yankılarıyla dolu
Dürüstse kalbindeki bu kuyu
Durma kana kana iç!
Diyordu yollar..
aysegul dost.
kovan'a dönüş.
Friday, September 4, 2009
naif
yitip giden
gözyaşlarımı tutamıyorum;
saçılıyor üzerine,
basıp geçtiğim
taş sokakların...
naif benliğim
anlam veremiyor
olana da bitene de...
çocukluğum
salıncağı en tepeye sürüyor
bir daha inmeyecekmiş gibi...
halbuki
düşüp kalıyor;
taş sokakların üzerine,
basıp geçtiğim
parçalarım sessiz...
oyun bitti!
ben
gidiyorum...
Friday, August 7, 2009
köşeden geçen
hücrelerin içinden;
duyulur, duyulmaz, sakince
bir duvara gömseniz beni,
tuğla örüp üzerime
balık sırtı olmasa;
hikayeyi de boşverip,
gitsek en iyisi;
daha önce gittiğimiz gibi...
Monday, July 13, 2009
geç
bir geçiş;
geçip gittiğim yerlerin izlerini izleyerek
geçiyorum hayatın bir köşesinden
21 haziran 2009 - istanbul
Thursday, June 11, 2009
Deniz görmeden
Hiç güneşte yanmadan
Şimdi ölmek istemem
Bir kalbi sarmadan
Aşkı tatmadan daha
Onla sarhoş olmadan
Hiç sevişmeden daha
Şimdi ölmek istemem
Daha hiç gülmeden
Friday, May 29, 2009
oğlum'a
Monday, May 18, 2009
şehir haricinde
Friday, May 8, 2009
taşkışlalı...
.jpg)
taşkışla nın çekilmez hale gelişi...
taşkışlaya geldiğim ilk zamanlar geliyor da şimdi aklıma, ne kadar heyecan vericiydi o yüksek tavanlı koridorlardaki rengarenk sergiler arasında gideceğim yeri arama telaşı... o heyecanım hiç sönmesin isterdim... ilk sene boğaza bakan 3400 de herkesin kendine ait masası hatta dolabı vardır, ve orası evin gibi olur; haftada bilmem kaç saat takılırsın, çalışırsın, konuşursun, gülüşürsün, düşünürsün... 3400 lü olursun işte... projeler ardı ardına sıralanır önünde, uykusuz ama hep heyecanlı geceler, tasarlama heyecanını yaşatan, kafada sorular uyandıran, sorular sormayı öğrenmeye çalıştığın geceler... geceleri saatler 10 u gösterdiğinde artık çıkmalısınız diye gelen güvenlik görevlileriyle yapılan pazarlıklar, ya da yaşanan trajikomik olaylar; bütün malzemelerini, araç gereçlerini dağıtmış çalışırken gelip hadi çıkın artık derken ışığı kapatan güvenlik görevlisinin nasıl da ışık olmadan toparlanıp çıkamayacağını anlamadığını anlamamak... taşkışla dan gecenin bir vakti çıkıp taksim e doğru yokuş yukarı yürürken sanki koca istanbul da bir tek siz varmışsınız gibi bağıra bağıra söylenen şarkılar; tasarım sarhoşluğu mudur, gençlik midir nedir sebebi bilinmez... yoğun ve yorucu, ama mimar olma heyecanıyla güzel geçen, zevk alarak yapılan işlerle dolu zamanlardır 3400 hatıraları...
sonraki sene stüdyolar değişir, artık ne boğaz manzarası vardır ne de kendine ait bir masan ve dolabın... eski çatılarda biraz havasız geçen proje zamanlarında gün sonu baş ağrıları çıkar... mimar olma heyecanı sürmektedir elbette, tasarlama isteğiyle havasızlığa ve eskiliğe aldırmadan çalışmalar sürdürülür... ufak tefek ayrımcılıklar göze görünmeye başlar, hocalar çözümlenmeye, taraflar görülmeye başlanır... kulislerde konuşulanlara kulak kabartılır, düşünülür, yorumlanır, elekten geçirilip raflara dizilir... artık taşkışla lı olmaya başlanmıştır...
bir sonraki sene gelir çatar, artık olgunlaşma aşamasındadır, sahiplenilmiş bir taşkışlada 3400 değilse de onun karşısındaki yeni çatılara kuruluruz... tasarım isteğimiz artık biraz daha bildik gördüklerimizle harmanlanmaya başlamıştır; artık konuşmalarda mimarca kelimeler sıklaşır, mimar olmak için çabalar artar belki... telaşlar bir de; geç mi kaldık acabalar, daha ne kadar bilmem gerek soruları, öğrendikçe öğrenecek daha ne kadar çok şey olduğunu görmenin getirdiği tedirginlikler... 3400 deki ilk projede söylenen hep akıldadır oysa ki; siz artık mimarsınız, projeleriniz 1. sınıf projesi gibi değil mimar projesi olmalı...
mimarlık nedir, nasıldır, nasıl olunur, nasıl olur, neden olur, olmalı mıdır, olmamalı mıdır, yoksa hiç düşünmemeli midir???
kafadaki sorular sürer gider... heyecan hala mevcut ancak sorular yormaya mı başlar ne? ya da öğrendikçe öğreneceğin artması gözünü mü korkutur acaba insanın?
son sınıfta artık taşkışla da herkes seni sahiplenmiştir... güvenlik görevlileri bile artık kapıdan geçerken kart sormaz... gülşen abla halini hatrını sorar, mustafa abiyle türk kahveli sohbetler edilmiştir, marangoz çay ikram eder, yemekhanedeki amcalar seni kızları gibi sevip zamanın ne de çabuk geçtiğini düşünür... herkesi tanır, herkesi sever olursun... ancak her gün gidip sevdiğin, alıştığın, sana hayatının baharında heyecan veren taşkışla, taşkışlalılarla kırar yine seni... ikiyüzlülükler görürsün, anlam veremediğin hırslar, anlam veremediğin tepkiler ve terslemeler, samimiyetsizlikler... insanları görmeye başlayınca, küsersin... herkese değil belki, ya da taşkışla değil belki, ama küsersin... büyümek zor gelir bazı bazı, daha çok bilmek güzel gelir ama başa dönmek istersin yine de... süreci başa sarıp daha fazlasını öğrenerek geçirmek için mi yoksa süreçte kaybedilen heyecan ve inançlardan duyulan üzüntüden mi bilinmez...
en son bitirme projesi gelir kapıya... işte burda heyecan doruklarda olmalıdır artık... korkular vardır hep bitirme projesiyle ilgili, nasıl geçeceği bilinmeyen, daha önce hiç benzeri yaşanmamış bir proje süreci olacaktır; yalnız kalıp yalnız tasarlama ve sunma deneyimi... bitirme özel olmalı diyerek kollar sıvanır; önceki dönem yüzleşilenleri bir kenara itip yeni bir heyecan ve umutla başlanır sürece... çalışmalar sürer, okumalar, yazıp çizmeler, düşünmeler... üretme sancıları çekilir... üzerinde çalışılıp düşünülmüş olsa da son ürünü çıkarma yine son zamana sıkışır, ancak üretilen heyecan vermektedir... jüri gelir ve geçince içindeki heyecan da geçer gider; çünkü dinlenmediğini ve önemsenmediğini hissetmek, beceriksiz ve saçma biriymişsin gibi davranılması, emeğine duyulmayan saygı vb. hislere kapılır gidersin... o kadar zaman içindeki heyecanlarla ve düşündüğün ve çabaladığın için yapabileceğin konusundaki inancınla bu noktaya geldikten sonra inançların ve hayallerine kırıcı bir el değmiştir artık... kafandaki sorular umutsuzluğa taşımaya başlar, nedenleri sorar, niçinleri arar, kendini sorgularsın... dert yandığın bir arkadaşının sözleriyle kendini sorgulamaktan uyandığını hissedersin; sizi yetiştiren onlar değil mi? beni yetiştiren kimdi? bilmiyorum... taşkışlalı olurken kedilerin de emeği var üzerimde, hocaların da, uzun sohbetleri paylaştığımız arkadaşların da, gülşen ablanın da, ışıkları söndüren güvenlikçilerin de, yemekhanede kalan pembe şemsiyemi ağaca asan amcanın da... sonuç üründe ben dahil herkesin emeği vardı... taşkışla lıyım derken, çoğu umutlu ve istekli mimar olma heyecanlarıyla dolu günler hatırlanır ancak bu alışkanlıktan koparken yardımcı olmak için midir, yoksa hayatın gerçekleriyle yüzleşme vakti geldiği için midir bilinmez; o gerçekler taşkışlayı istenmez bir hale de getirir... oysa yüksek tavanlı barok merdiven hollerinin hiç mi hiç suçu yoktur; onlar yalnızca kemerle çerçevelenmişlerin ardındakileri gösterir...
Tuesday, May 5, 2009
Tarihsiz talihsizlikler
Wednesday, April 29, 2009
bir varmış
Thursday, April 23, 2009
umut nerdesin?
Tuesday, April 21, 2009
şehirde bahar yankısı
sonrayı şimdiden söyler gibi
yankı yapar gibi...
duymuyor musun?
sun
sun
sun
sun...
daha ne diyeyim
iki oda bir salon, kombili
odalarım boş, duvarlarda çivi izleri
temiz bir boya iş görür
rür
rür
rür
rür...
yerler parke, en üst kat, çatı sağlam
manzaram da var zehir gibi
hemde şehir olanından-
senin bulunduğun yerlerinden mi acaba?
nerdesin..nerelerdeydin acaba-
şu sokaktan geçtin mi hiç?
peki bildin mi bu sokağı?
ya duydun mu hiç?
hiç
hiç
hiç
hiç...
bu manzara...bu şehir...hep yaşar gibi
sanki hep sadece 'gibi'
duvarımdaki saat gibi
sanki zaman varmış...yelkovan akrepden uzunmuş gibi
romantik bir matematikle bağlılarmış gibi
gibi
gibi
gibi
gibi...
şehir manzaralı yorgun evler gibiyim, yaşar gibi
manzarama baktıkça, saatim çıtlamaz gibi
kalbim hızlanır, gözlerim dolar gibi..
süzülür,
yaşar gibiyim
manzaramın içinde izlediğim ben
gibi
...bu manzara hep varolucak gibi
.
aysegul dost
Sunday, April 19, 2009
kuş sesleri novalara yayılır
bir hamlede silinen satırlar,
yetim başlangıçlara gebe.
yaratmanın dişi karşılığı.
sadeliği pazar günlerinin,
çocuk sesleriyle sokaktan.
her şairin en az
bir kez müjdelediği,
bahara vuran gün ışığı,
hüzmeler falan;
belki yeşil, belki kırmızı.
ne kaldı müjdelenecek,
bahardan başka?
felaket tellallığı,
ve usandırıcı romantizm.
öfkeyle karışık
sevgi gelgitleri.
arasında yaşam,
lanetlenmiş ve kutsanmış gibi.
yedik içtik iyi hoş,
seviştik de çok şükür.
kavga ettik haybeden,
biraz televizyon izledik.
kitap dahi okuduk bazen,
çalıştık, çabaladık.
insanız velhasıl,
nerede kalmıştık?
yedik içtik iyi hoş...
toprağımda garip sahiplenmeler
bildiğimiz ne kaldı?
şimdilere yabancı,
tanınası ölüler.
ormanların sesi gibi,
hepimizin unuttuğu.
yalandan parlayan şehir,
sönük insanlığım.
güneş bile yetmiyor artık,
kafalar kalkmayınca.
kalksa bile ne görecek;
öylece sürüklenen,
çizgilerinde hayatın,
asla çizilemeyen.
kulağında fısıltılar,
milyonlar arasında;
deliliğine gizlenir,
delik bulamayınca.
Friday, April 17, 2009
seni seçtim pikachu
Thursday, April 16, 2009
yüzkitabındaki bir yüzün yüzsüzlüğü
profile fotoğrafımın benle alakası olmasa.
hiç bir friend'im online olmasa,
hiç gerek kalmazdı
face'e de bok'a da...
benle ilgili hiç bir notification olmasa,
hiç katılmasam bu 21. yy event'lerine de.
babam da anam da poke'sini eksik etmese,
hiç gerek kalmazdı
bok'a da face'e de..
book okumam zaten
ki yüzüm de yok okumaya..
peki ben ne yaparım
bu feysbukta..
param yok arkadaşlarla bira içemem,
ama feykbokta binlerce ısmarlayabilirem..
hem börtdey kalendarım da var,
friend'lerimin doğum gününü ben hatırlamam..
online değil de bir gün on-fine olsam
başka da birşey istemem
writer of the feysbuktan!
privacy'me girip şimdi
her bişeyi ayarlıycam..
üstüme tıklattırmam leeeeen,
önce friend'im olcan!
ah bi de gerçekte statüs'ümü edit edebilsem,
ben bu dünyanın anasını satıcam..
mini feed'imde story'mi de hide edip duruyorum,
gelmişime geçmişime laf ettirtmiyorum..
şu makine-i modern başında
kendimi hug'laya hug'laya
yüreğimden haklanıyorum...
16 ocak 2008
Thursday, April 9, 2009
mimar'a
bir kapı, iki pencere;
bi'kaç da eşya işte.
Yazmışsın bi'güzel üzerine:
Yatak odası!
Oysa bir boşluk sadece tanımladıkları.
Ulan mimar!
Senin çizdiğini inşa eden,
inşa etmiş demektir yalnızlığı.
O boşluğun içine bir birliktelik koyana kadar evrenin mimarı,
"yalnızlık odası"dır o odanın adı.
Hem sen kimsin ki,
tasarlayabilirsin yatılacak odayı!
Ya;
kusura bakma dostum,
sana patladı bu yalnızlık olayı..
Ama n'olur söyle mimar;
n'olur söyle,
bu yaşta yalnız yatılır mı?
stray_away to Eden
genç werther'le kankalığından,
cansız kurtulamamış bir adamım.
ama umut veriyor bana,
-henüz kendisiyle tokalaşmamış olsam dahi-
martin eden.
halidun
31 aralık 2008
Monday, April 6, 2009
nisan duası
Saçları yoluk yoluk bir çocuk
Güneşin akşam saatlerine uzanamadığı bir yerde
Nisana kalan gidici esintilerin içinden geçiyordu
Yüreğime teğet geçen bir geceden ışıldıyordun
Ay dilime dolanıyordu
Bir itiraf:
'Mavi seni en çok ben seviyorum!'
Bu kurak coğrafyada keşke birazcık daha mavim olsaydı
Yüreğine serperdim!
Gök uzuyordu, yüreğim göğsümde yükseliyordu
Ağzımdan bir kuş gibi çıkıp dudağına konabilirdi konmasına ama
Gagasıyla kendine yeni bir kanat çiziyordu
Öyle ya sabır sevgiyle örülüyordu
Sözlerin gözlerin kadar derin mi?
Aslında umrumuzda bile değil, öyle değil mi?
Bir bahar akşamındayız
Serin, çok serin öyle değil mi?
Hadi ısıt ayaklarımı!
Yerküre çok soğuk
Ay yıldı, bak üzerimize düşecek
Düşüyorum
Hadi tut beni!
Ayşegül Dost.
Sunday, March 29, 2009
neden

Friday, March 27, 2009
neden...
Thursday, March 26, 2009
Wednesday, March 25, 2009
ayda kir az
Tuesday, March 24, 2009
dizi dizi hayatlar
Monday, March 23, 2009
i
kahve
ölçüsüzken bütün hayaller;
büyüdük adam mı olduk sonunda?
şefim pardon!
hesapta bir yanlışlık var galiba;
içtiklerimiz doğrudur da,
biz bunları yemedik.
manalı bir sona ulaşmışken,
bitirmeliydik saplantıları;
daha tazeyken gözlemlerimiz,
izin vermeliydik içimize;
kar da yağsın güneş de.
o kadar bitmiş ki, sondadır artık;
başlangıcının tek yolu,
bir başınalıktan geçer.
toprağa hiç değmemiş ruhlar;
belki çatlamazlar ama,
vuramazlar dışarı
susuzluğun ızdırabını;
yine de yumuşaktırlar.
Sunday, March 22, 2009
Kavruk Newroz
Bir desen büyüyordur içimizde
Göğsümüz şişip inerken
İmkanlar mekanlara sığmıyordur da
Avuntular şiir oluveriyordur...
Hiç anlayamayacağız ya
Belkiler bizi rahatlatıyordur.
ayşegül dost
ala
yuvarlaktır kalbim benim döner durur
yapabiliorsan bir köşesine tutunmadan ne ala
spiral çizer sigaramın dumanı yükselir yükselir
ben parlarım yükselirsem diosan ne ala
ebedi güneşler dilerim bende sana
ben olmadan sevebilirsen beni ne ala
işte o zaman sende başlarsın yuvarlanmaya
Saturday, March 21, 2009
karadeniz, hasretliğim.
Babanem yatak odasına giriyor, gıcırdayan ağaç kapıdan, peşisıra ben eşiği atlıyorum.
Eşiğe ayaklarımı vurup söyleniyorumdum ilk zamanlar.
Döşeğin ucuna oturuyor babanem.Başının bağını bozuyor.Doladığı uzun zayıf saçları sırtına süzülüyor..
Döşeği yüksek, boyumca kolum üzerinden yaslanmış onu izliyorum.
Kına kızılı içime işliyor.
Saçlarıma bakıyorum.Kestanenin koyusunu görüyorum.
Babanem saçlarımı okşuyor, 'oy kurban olurum saçlarına!'.
Ellerime parmaklarıma kına yakılıyor, avuntu kınası.Gece heyecandan uykum kaçıyor.Ellerim bağlı, tatlı tatlı kaşınıyor.
Kına kızılına sabırsızlığım.Babanem ve kına kızılı saçları uyuyor.
Sabah oluyor, bildiğimiz sabahlardan değil.Gerçek sabah...Güneş çil, serinlik çiğ.Dünya uyanıyor.
Babanem doluyor uzun zayıf saçlarını, başını bağlıyor.
Yıkanıyor ellerim.Yeşil kurusu akıyor kınanın.Ellerim kınalı.Aklım yemyeşil...
Fındıklar bekliyor bahçeler boyu.
Babanem dalı eğiyor, tepelere uzanıyor elleri.Ben eteklerinden uzanıyorum.
Özlüyorum.

ayşegül dost
sallanan sandalye
pencereden süzülen hüzmeler,
esintide uçuşan beyaz kumaş parçaları;
yarı şeffaf, olabildiğince hafif.
yana bırakılmış bir kol, umarsız
bir sineğin uçuşunda sözlerim;
kırmızısı tuğlanın, ve dokusu.
hareket eden gölgeler.
ustadır yaşanmışlığında sakinin;
parmak izimi bıraktığım kadehler,
tenimde lekelenen duman bulutları.
hayale açık, kuzey patikaları renginde
taze ve gittiğimden habersiz.
ışığın tonları bulaşmış yelkenlere;
savrulan sesler içinde arıza.
derinde gezinen enerji akışları,
biraz korkak, ve buyurgandır hiçe.
ellerimle büyüledim masanın kenarını,
kimselere çarpamasın diye.
daydream delusion
gün ile gece

Sessiz sahil kasabasının
soğuk rüzgarıyla
koy boyu yürüdü gün,
sesiz...
Yalnızca düşündü,
yalnız...
Geceyi düşünüyordu,
yalnız geceyi.
Gece
ve
gecenin içindeki
her şeyi.
Ay, yıldızlar, karanlık,
karanlığın en koyulaştığı
yani aydınlığın en yakın olduğu anki
umut...
Gizem vardı gecede,
öfke belki,
belki de karamsar gibi
ama
umut da vardı aslında hep
ve
sade, duru bir
güzellik.
İnsanın içine
huzur veren birşeyler vardı aslında
gecede.
Ama gizliydi
derinliklerinde.
Burunucu’na doğru gelince
yazın bile
sessiz ve sakin olan
koylardan birine gidip
dalgalı denizin
hareketli, ürkütücü
ama gece gibi
gizemli bir huzur veren sesini
dinlemeye karar verdi.
Kayalıklardan aşağıya inip
deniz kıyısında soğuk taşlığa oturdu.
İçi ürperdiğinde
gün gibi
sıcak olması gerektiği aklına gelmişti;
o gündü,
öbürüyse gece.
Ama
gece yanı başında olsa da
onu ısıtsa diye düşündü
bir an.
Garip ki
gün
ısınmak için
soğuk görünen
geceye muhtaçtı...
Biraz oturdu,
üşüdü,
yalnızdı,
düşündü...
Sonra
kalkıp denize gitti,
ellerine dokundu tuzlu su,
elleri üşüdü
buz gibi denizden.
Geceyi sordu denize;
karanlık ve gizemli geceyi sordu.
Gün sordukça deniz sustu,
deniz sustukça
gün konuştu...
Denizler vardı aralarında,
dağlar, taşlar, ovalar,
uzun yollar ve saatler
vardı...
Deniz suskunluğunu korudu
gün boyu.
Gün buna aldırmadan
konuşup durdu.
İçindeki herşeyi
anlattı denize.
Geceye anlatmak istediklerini
denize döktü;
belki ona taşır
diye düşünmüştü.
Saatler ilerledikçe
günün vakti doluyordu.
Denizle vedalaşıp
oradan ayrılacaktı;
sonrasını
geceye bırakıp.
Kayalıklardan tırmanıp
kıyıdan evine doğru yürüdü.
Geceyi
uzaktan da olsa seyredebilmek için
içeri girip odasına çıktı.
Kırık camlı pencereden
göğe bakıp
beklemeye koyuldu.
Gün,
göğe bakan pencereye doğru uzanıp
uyumuştu.
Gece rüyalarını süslerken
yüzünde bir tebessüm
ve
telaşın izleri;
içinde tedirginlikle karışık
bir umutla uyudu.
Sonrası geceye kalmıştı...
........................................................................
“ İstiklal caddesinde yürüdüm yalnız...
Tramvay yolunu takip ederken başımı kaldırınca
‘uzaklardan’ gelen yüzlerce yüze değdi gözlerim.
Ama yakına gelince
kaçırdım gözlerimi gözlerinden
bakmadım...
Minik su damlaları akmaya başladı gök yüzünden;
aynı anda onların yumuşaklığına karşı
ama onlarla birlikte yaşayan sert rüzgar çıktı...
Rüzgarın sesi,
yağmurun kokusu
uzaklardan geldi;
uzaklardan
hasret getirdi...
Bu öyle bir hasret ki;
nedeni niçini yok!
Neyi olduğu bile belli değil!
‘seni çok özledim’ diyor yüreğim
sanki başka söz bilmezmiş gibi;
halbuki neyi niçin seviyorsun desem
cevabı zor...
Bilindik, görüldük, bakıldık, yaşandık
hiçbirşey yok ki özleyeceğim.
Ama yüzlerce yüzde;
‘uzaklardan’ gelen yüzlerce yüzde
öyle bir hasret var ki...
Uzakların hasreti bu;
insanın içini sızlatan,
ağlatan,
sabır taşını çatlatıverecekmiş gibi
çıldırtan...
Yüzleri görüp gözlere bakmamam
işte bundan:
baktığım her gözde;
bilinmedik,
görülmedik,
bakılmadık,
yaşanmadık olan
uzağı görmekten korkmamdandır.
Onu arar her yerde gözlerim,
sesim, kokum, tenim
ama o uzak...
Bu gün İstiklal’deki yüzler hatırlatır,
akşama gökteki ay ve yıldızlar;
sabah olur güneş uzak görünür göze,
bulutlar uzak...”
Sıcak günün gönlü yangında,
düşünüp durur işte böyle geceyi...
İçinde , dışında,
her yerde uzak
görünür gece.
Günün hareketliliği
uzaktan gelen yürek çarpıntısından,
sıcaklığı uzağın gönüldeki
yangınındandır...
Gece uzak,
gece durgun, dingin ve soğuk
görünür göze.
Oysa O
günün gönlündeki ateş,
günün yürek çarpıntısındaki
harekettir...
Gün uyur,
gece uyumaz
günü izler,
nefesini dinler...
Gün uyanır;
gece yine uyumaz
sadece izler
uzaklardaymış gibi;
dinler günü.
Günün her yürek çarpıntısını,
her gönül yarasını,
yüreğindeki sönmeyen ateşin
her kıvılcımını bilir,
görür de bir şey söylemez
uzak görünen gece
sadece izler günü...
Gün telaşlı,
gün yorgun,
gün sıcak
uyur yine.
Gece dingin,
gece uzak,
gece soğuk görünür de;
uyanık bütün gece
izler günü yanıbaşında,
hem yürek çarpıntısı,
hem yakınlık,
hem de
sımsıcak yüreği ile...

