Wednesday, December 9, 2009

um

avuntudan fazlası gerek bize evet,
umut..
varsa yoksa umut.
gösterişsiz
sözü az, özü bol;
can umut.

Monday, November 30, 2009

bu şehirde sevgiyi çeken birşeyler var...

bazen istanbul un sevgiyi yutup tükettiğinden şüphe eder oluyorum. hani sevmediğim bir reklam var ya, ‘burası istanbul’ diyerek meşrulaştırıyor olan biteni; insanlar burda bazı şeyleri böyle mi meşrulaştırıyor acaba? yoksa sadece buraya has değil mi devir mi değişti? ama bir şey var biliyorum sevgileri çalıyor ellerinden insanların... hırslar mı, arzular mı yoksa kırıklar mı bilmiyorum...

aşkı kaybettiğinden yakınan aşkı kendisi yakıp yok eder olmuş bu günlerde, farkında değil mi acaba? söylesem anlatsam kar etmez diyorum, gidiyorum... ya ben eski zamanlardan gelmişim, ya da birileri çok hızlı gidiyor, oysa bence sevgi değişmiyor. seven yine gülen, seven yine huzurlu güzel...

insan neyle yaşar derken birileri, onların bütün altmetinlerinin üstünde bir sevgi duruyor benim gözümde, ben böyle naif, böyle uzak ve çocuk bakıyorum sadece, onlar görmüyorlar bile...

insanlar birbirlerini değil, kendilerini bile görmez olmuşlar burda, istanbul da.

suçlusu ben, sen, o; değil belki kimse değil ama istanbul un sevgiyi yutup tükettiğinden şüphem var benim...

kalabalık ve kargaşa, mücadele ve yorgunluk, yaşananlar ve yitirilenler bu istanbul da insanlara bazen başka bir ağır geliyor, bazen de kimse umursamıyor... yani bir çelişkiler yumağı içinde yitip gidenler ağı var ki ucu bucağı görünmüyor benim gözümden.

bakanlar var elbet göz göze, görenler de vardır elbet ki ben gibi gördüğünü sananlar da...

ama yine de;

‘ışıklar bu şehri güzelmiş gibi gösteriyor geceleri

...

seni aklıma düşüren yer çekimi değil;

yalancı yıldızlar

...’

acaba bu şehirde yıldızlar bile yalancı mı? derken şair

sevgi sözlerinin satırlarda kaldığı günleri yaşıyor insanlar

yaşadığını sanan insanlar,

yaşamadığını sanan insanlar,

hiçbirşey sanmayan insanlar;

umursamayanlar...

umursanmayanlar..

insanlar!

bu şehirde sevgiyi çeken birşeyler var....

30 kasım 2009

istanbul

Saturday, November 14, 2009

ey dünya hali

gıyabında talihsiz bir açıklama...
tek nedeni; onu talihsiz görenlerin gözleri
onun gözlerinden, aynı dünyayı görseler bile,
farklı nitelendirmeleri beyazı kırmızıyı maviyi

durmaksızın bir çaba bir uğraş bir süs,
kravatını tak, kırmızı rujunu sür,
al bu iğneyi yakana ilişitirmeyi unutma!
üstünde yazar vasıfların sıfatların kalıpların.

ey dostum! ne bu telaş acele,
kara toprak olacaksın bir gün sende,
rujun, kravatın, bedenin ile birlikte
hayat dediğin tam bir klişe

ruhuna bak biraz da ha? onu okşa, süsle,
ne biliyim mesnevi oku, hayyam oku, biraz da dinle.
o ruju sil, iğneyi çıkar öyle başlayalım hoşbeşe
talihsizi talihli görebilirsin belki, inebilirsen biraz derinlere

Monday, November 2, 2009

Alacakaranlık Çocukluğu

Babannemin üzgün duvarları,
Aynı elleri gibi buruşuk duvarları,
Kasvet saatinin sesi çınlar bu duvarlarda,
Yansır babannemin kulağına, fısıltı olur,
Kalbine bir donuk duygu daha zerk olur.

Bir neşeli çocuk bu duvarlara yaslanan,
Güneşi ile eriten donuk duyguları,
Yetmese de gücü kasveti dağıtmaya,
Saatin tiktakına arkadaş olur,
O ince narin sesi, lallaaalalalaaa.

O günkü çocuk, bugünün çocuksuz annesi,
Ruhunda hiç solmayan o kasveti taşıdı bir miras gibi...

Evinin duvarlarında şimdi babannesinin portreleri,
Kimse görmez, torun bilir görür, o donuk mavi gözleri.
Kime aşık olsa, o mavi gözler dondurur kalbini.
Çıkması yasak babannesinin arka bahçesi,
Şimdi, sırra çevirdi keşfetmeye değer her şeyi.
Kapalı kapıları açmaktan aciz, aralıklarından bakmaktan aciz...
Annesinin onu almaya gelmesini beklerkenki gözleri,
Koyu, açık, kocaman, her gün, o anki,
Korku; ikram edilen bayram çikolatası, naneli,
Yiyemediği, yaslı bir hazine saklar gibi.
Tüm kararları zaferleri aşkları ceplerinde erir şimdi
Ceplerine terk ettiği çikolatalar gibi...

Thursday, October 29, 2009

arıyorum...

akşam oldu. şehirde bir akşam oldu. her akşam gibi değil bu şehir de akşam. son vapur yolcusunu boşaltıp iskeleden uzaklaşırken gözlerim bir kamera gibi kayediyordu bu sahneyi. sahne sahne beynimdeki kayıtlar sanki ard arda eklenip bir kompozisyonu arıyor...

4 ekim 2009

Monday, September 21, 2009

itiraf içinde saklıdır, dışındaki sözdür:

sözcükler başıboş, tükendi
havada asılı duran,
bir çoğu yerini bile bilemedi.
öyle uzaklara dalma sevgili...
küçük evin hüzünlü arka balkonunda eğreti
sigaranı en derine çeker gibi.
eskiden gözlerimdi o derin uzaklar,
çekerdin beni şimdiki duman gibi...
bir çatırdı bir patırdı, sevgili
biraz uzaktaki inşaatın sesi
bir gümbürtü, bir sessizlik
çoktan gelmiş koca kepçe kazıyor derinleri
sanki gömülecek bir şey var sevgili.
gözlerdeki derin sevgi,
biraz yaşlandımı gözler ıslandımı
eski, guguklu saat duvardaki
kurulmaya muhtaçtır sevgili...
o kova kova kalbinden çektiğim sular
gözlerimde birikir,
çağıl çağıl akar şimdi...
şuradan bir çift kiraz koparıver sevgili,
kulağıma küpe olsun.
her adımda kaybettiysem, dünya söyle;
bu sefer mazeretim ne olsun?
kalem çalışır kağıt üzerinde...
çalıştıkça kanatlandı yürek kuş oldu sevda
uçtular... birkaç tur döndü dönmedi
sonbahar geldi: göç mevsimi.
bırakma kuşları kucağından sakın sevgili!
ört eteklerimi sarıver, sarılıver,
örtüver üzerimi ancak böyle geçer göç mevsimi...

camdan kalpler pamuklara muhtaç,
ürkek ruhlar karanlığa.
kendi kendine küsmüş sevgili,
nedeni, hiç birşeyi değiştiremeyen böcek hali
ya da herşeye müdaheleci ismin -de hali
biraz inanmaya, cesaret ve itirafa muhtaç sevgili.
taştanda olsa tüm dünya, evler ve kalpler,
bir Anderson masalı olsa bizimkisi
perili, sihirli, yeşil iksirli...
mutlu son, her zamanki gibi.
çünkü benim, masallara inanmaya muhtaç.

Saturday, September 19, 2009

hikaye değil

bir otel isterim
dolaşsın taş binaların taş kalpleri
arkasında zeytinlikler
avlusunda şaşkın ayçiçekleri

parmak arası terliklerim 5 dakikada denize ulaşır
senin pijamaların gazete okumakta, terlesin.
boyumuzu aşmasın kutlu güneş.
buz gibi bir otel isterim
odanın çizgili duvar kağıtlarını takip edince
gözlerine çarpacağım
'başım döndü', derler.
başıboş kelimeler
ağzımdan kulağına
kulağından kalbine
kalbinden kulağıma yaramaz bir kompozisyon.
gebe kalayım mahzun bir aşka.

yeldeğirmenlerinin aksak ritmi
bize gülücük emreder.
ve biz saflığımla
birbirimize şart olduğumuzu bilmez
öpüşürüz
dudaklarımızın sayısını unuturuz.

kahvaltı edelim
mutlulukla ilgili
görüntüsü tadı kadar önemli.
akşam yemeğini de yaz meyveleriyle geçiştirirken
tohumlar savuralım
-belki ağacı çıkar-
peyzaj mimarlarını sabote edercesine
kınalı gece bahçelerine.

bir başka ihtimal de: ağasından kurtulmuş
da devleti unutmuş çiftçi özgürlüğünde
nizamla tohumlar ekelim süslü geleceğe
çorak bir zeytinliktir otelin arkası
ve ufuk çizgisi.

yüreğimin darmadağınız odalarını
hurda bir kamyonete yükleyip
pikniğe gidiyorum,mangalda kuş kanatları ve uçak biletleri.
kimse sana yaklaşmamalı ulu güneş.
sevgili güneş.
sevgili...

sevgili güneş,
gecemin yalnızlığını
sana bırakıyorum.
vasiyetimdir.
şahitlerim:zeytinlikler ve avludaki ayçiçekleri.
çocuğumu,
aşkımı da sana bırakıyorum.

hadi,
git artık kuzeylere.

-
daha çok yolumuz var mı müşkül sevgilim:
madem 1 saat.
dayanırım.
sessizliğin genişleyip
benim sempatik iletimi karadelik gibi yutmazsa.
dayanırım, en kötü ihtimal
balkonun parmaklıklarına
düşmem sensizliğin beton etkisi pembe bahçesine.

seyredince balkonun parmaklarından,
misal kız kulesindeki masalı
anladım.ama,
hapsolmuşuz 'sanatçı' acizliğine.

zannediyorum ki,
hikayeye dokunuyorum ben şuan.
tenine, tadına değil,
sana değil.

Thursday, September 17, 2009

dönüş

Adımların hışırtısıyla başladı öykümüz
Selam verdi doğa
Bizim yolcu el salladı
Bir nakıştı içimizdeki
Hani inançlıyımcılara inat
Yol aldıkça nakşedilen
Sözü edilmeyen.
Bir kuyu idi dünya
Etrafında laf ebeleri
Çığırtkanların yankılarıyla dolu
Dürüstse kalbindeki bu kuyu
Durma kana kana iç!
Diyordu yollar..

aysegul dost.

kovan'a dönüş.

Friday, September 4, 2009

naif


yitip giden

gözyaşlarımı tutamıyorum;

saçılıyor üzerine,

basıp geçtiğim

taş sokakların...

naif benliğim

anlam veremiyor

olana da bitene de...

çocukluğum

salıncağı en tepeye sürüyor

bir daha inmeyecekmiş gibi...

halbuki

düşüp kalıyor;

taş sokakların üzerine,

basıp geçtiğim

parçalarım sessiz...

oyun bitti!

ben

gidiyorum...



eylül 2009 - dolunay
istanbul

Friday, August 7, 2009

köşeden geçen

kelimeler, her halükarda
hücrelerin içinden;

duyulur, duyulmaz, sakince
bir duvara gömseniz beni,
tuğla örüp üzerime
balık sırtı olmasa;

hikayeyi de boşverip,
gitsek en iyisi;
daha önce gittiğimiz gibi...

Monday, July 13, 2009

geç

bir geçiş;

geçip gittiğim yerlerin izlerini izleyerek

geçiyorum hayatın bir köşesinden

21 haziran 2009 - istanbul

Thursday, June 11, 2009

ben şimdi hala siyah sularda
cümlelerim hep yarım sana soylemek istediklerim 
dilimin ucunda
tu desem dusecek gibi ağzımdan
aramızda koca yeşil kokulu dev sefkilin
eet o senin en sevdiğin
ne alakası var şimdi deme bana
ben çikolataları severim 
sıkılmak senin izin bizim bu dev ilişkimizin
dev burnundaki dev siyah siğil gibi
şimdi sıkıldın deme bana
keramet başlangıçlarda olsa falcı olurduk topumuz
işin sırrı bitişlerde bebeğim
uzulmek yok denedik eğlendik 
aklımda 2 gundur hiç durmayan sarkı
çoban yıldızı
bana bişi mi dmek istiyor acaba?
Yüzme bilmeden daha
Deniz görmeden
Hiç güneşte yanmadan
Şimdi ölmek istemem
Bir kalbi sarmadan
Aşkı tatmadan daha
Onla sarhoş olmadan
Hiç sevişmeden daha
Şimdi ölmek istemem
Daha hiç gülmeden




Friday, May 29, 2009

oğlum'a

yalnız sana değil bana da lazım hayaller
gece bitiyor gitti gidiyor
erkeğim siyah şövalyem öldü ölüyor
katili ben

ya arkadaşım bana yalan söyledin
herşey çok güzel olcak mutlu olacaksın dedin
karanlıklarda bile saklanamıyorum artık
yalnızca seninle başarabilirdim

o karanlıkta kayboldu parlak haylallerimiz
gece yedi sindirdi
sonrada eşeleyerek bıraktı
parkın birinde bir otun üzrinde şimdi

ya arkadaşım bana yalan söyledin
hiç ayrılmıcaz hep beraber olucaz dedin
bir üfledim incecik mum ışığı sen sönüverdin
evet, yine katili bendim

bu sabah geceyi son kez gördüm
bu sabahtan sonra gece olmayacak bana
son kez kırptık gözlerimizi karanlıkta
o poffladı ben ağladım
o horladı ben sustum.

ps.Remember: Every shadow no matter how deep, is threatened by morning light.


Monday, May 18, 2009

şehir haricinde

çatlamak üzre olan tomurcuklar
güzel günler vadetmetedir.
ve bir kadın, şehir haricinde;
otların üstünde,
güneşin altında,
yüzükoyun uzanmış;
göğsünde ve karnında
baharı hissetmededir.

orhan veli kanık 
mayıs 1939


herşey yenileniyor

herşey

ben de...

iliklerime kadar hissediyorum

baharla gelen

güneşin yüzü

yüzümü güldürüyor

sebepsiz

sebepsiz gülüyorum

çünkü

seviyorum

sonsuz...

gonca ili

mayıs 2009

Friday, May 8, 2009

taşkışlalı...


taşkışla nın çekilmez hale gelişi...

taşkışlaya geldiğim ilk zamanlar geliyor da şimdi aklıma, ne kadar heyecan vericiydi o yüksek tavanlı koridorlardaki rengarenk sergiler arasında gideceğim yeri arama telaşı... o heyecanım hiç sönmesin isterdim... ilk sene  boğaza bakan 3400 de herkesin kendine ait masası hatta dolabı vardır, ve orası evin gibi olur; haftada bilmem kaç saat takılırsın, çalışırsın, konuşursun, gülüşürsün, düşünürsün... 3400 lü olursun işte... projeler ardı ardına sıralanır önünde, uykusuz ama hep heyecanlı geceler, tasarlama heyecanını yaşatan, kafada sorular uyandıran, sorular sormayı öğrenmeye çalıştığın geceler... geceleri saatler 10 u gösterdiğinde artık çıkmalısınız diye gelen güvenlik görevlileriyle yapılan pazarlıklar, ya da yaşanan trajikomik olaylar; bütün malzemelerini, araç gereçlerini dağıtmış çalışırken gelip hadi çıkın artık derken ışığı kapatan güvenlik görevlisinin nasıl da ışık olmadan toparlanıp çıkamayacağını anlamadığını anlamamak... taşkışla dan gecenin bir vakti çıkıp taksim e doğru yokuş yukarı yürürken sanki koca istanbul da bir tek siz varmışsınız gibi bağıra bağıra söylenen şarkılar; tasarım sarhoşluğu mudur, gençlik midir nedir sebebi bilinmez... yoğun ve yorucu, ama mimar olma heyecanıyla güzel geçen, zevk alarak yapılan işlerle dolu zamanlardır 3400 hatıraları...

sonraki sene stüdyolar değişir, artık ne boğaz manzarası vardır ne de kendine ait bir masan ve dolabın... eski çatılarda biraz havasız geçen proje zamanlarında gün sonu baş ağrıları çıkar... mimar olma heyecanı sürmektedir elbette, tasarlama isteğiyle havasızlığa ve eskiliğe aldırmadan çalışmalar sürdürülür... ufak tefek ayrımcılıklar göze görünmeye başlar, hocalar çözümlenmeye, taraflar görülmeye başlanır... kulislerde konuşulanlara kulak kabartılır, düşünülür, yorumlanır, elekten geçirilip raflara dizilir... artık taşkışla lı olmaya başlanmıştır...

bir sonraki sene gelir çatar, artık olgunlaşma aşamasındadır, sahiplenilmiş bir taşkışlada 3400 değilse de onun karşısındaki yeni çatılara kuruluruz... tasarım isteğimiz artık biraz daha bildik gördüklerimizle harmanlanmaya başlamıştır; artık konuşmalarda mimarca kelimeler sıklaşır, mimar olmak için çabalar artar belki... telaşlar bir de; geç mi kaldık acabalar, daha ne kadar bilmem gerek soruları, öğrendikçe öğrenecek daha ne kadar çok şey olduğunu görmenin getirdiği tedirginlikler... 3400 deki ilk projede söylenen hep akıldadır oysa ki; siz artık mimarsınız, projeleriniz 1. sınıf projesi gibi değil mimar projesi olmalı...

mimarlık nedir, nasıldır, nasıl olunur, nasıl olur, neden olur, olmalı mıdır, olmamalı mıdır, yoksa hiç düşünmemeli midir???

kafadaki sorular sürer gider... heyecan hala mevcut ancak sorular yormaya mı başlar ne? ya da öğrendikçe öğreneceğin artması gözünü mü korkutur acaba insanın?

son sınıfta artık taşkışla da herkes seni sahiplenmiştir... güvenlik görevlileri bile artık kapıdan geçerken kart sormaz... gülşen abla halini hatrını sorar, mustafa abiyle türk kahveli sohbetler edilmiştir, marangoz çay ikram eder, yemekhanedeki amcalar seni kızları gibi sevip zamanın ne de çabuk geçtiğini düşünür... herkesi tanır, herkesi sever olursun... ancak her gün gidip sevdiğin, alıştığın, sana hayatının baharında heyecan veren taşkışla, taşkışlalılarla kırar yine seni... ikiyüzlülükler görürsün, anlam veremediğin hırslar, anlam veremediğin tepkiler ve terslemeler, samimiyetsizlikler... insanları görmeye başlayınca, küsersin... herkese değil belki, ya da taşkışla değil belki, ama küsersin... büyümek zor gelir bazı bazı, daha çok bilmek güzel gelir ama başa dönmek istersin yine de... süreci başa sarıp daha fazlasını öğrenerek geçirmek için mi yoksa süreçte kaybedilen heyecan ve inançlardan duyulan üzüntüden mi bilinmez...

en son bitirme projesi gelir kapıya... işte burda heyecan doruklarda olmalıdır artık... korkular vardır hep bitirme projesiyle ilgili, nasıl geçeceği bilinmeyen, daha önce hiç benzeri yaşanmamış bir proje süreci olacaktır; yalnız kalıp yalnız tasarlama ve sunma deneyimi... bitirme özel olmalı diyerek kollar sıvanır; önceki dönem yüzleşilenleri bir kenara itip yeni bir heyecan ve umutla başlanır sürece... çalışmalar sürer, okumalar, yazıp çizmeler, düşünmeler... üretme sancıları çekilir... üzerinde çalışılıp düşünülmüş olsa da son ürünü çıkarma yine son zamana sıkışır, ancak üretilen heyecan vermektedir... jüri gelir ve geçince içindeki heyecan da geçer gider; çünkü dinlenmediğini ve önemsenmediğini hissetmek, beceriksiz ve saçma biriymişsin gibi davranılması, emeğine duyulmayan saygı vb. hislere kapılır gidersin... o kadar zaman içindeki heyecanlarla ve düşündüğün ve çabaladığın için yapabileceğin konusundaki inancınla bu noktaya geldikten sonra inançların ve hayallerine kırıcı bir el değmiştir artık... kafandaki sorular umutsuzluğa taşımaya başlar, nedenleri sorar, niçinleri arar, kendini sorgularsın... dert yandığın bir arkadaşının sözleriyle kendini sorgulamaktan uyandığını hissedersin; sizi yetiştiren onlar değil mi? beni yetiştiren kimdi? bilmiyorum... taşkışlalı olurken kedilerin de emeği var üzerimde, hocaların da, uzun sohbetleri paylaştığımız arkadaşların da, gülşen ablanın da, ışıkları söndüren güvenlikçilerin de, yemekhanede kalan pembe şemsiyemi ağaca asan amcanın da... sonuç üründe ben dahil herkesin emeği vardı... taşkışla lıyım derken, çoğu umutlu ve istekli mimar olma heyecanlarıyla dolu günler hatırlanır ancak bu alışkanlıktan koparken yardımcı olmak için midir, yoksa hayatın gerçekleriyle yüzleşme vakti geldiği için midir bilinmez; o gerçekler taşkışlayı istenmez bir hale de getirir... oysa yüksek tavanlı barok merdiven hollerinin hiç mi hiç suçu yoktur; onlar yalnızca kemerle çerçevelenmişlerin ardındakileri gösterir...

Tuesday, May 5, 2009

Tarihsiz talihsizlikler

bir sır vereyim mi sana
yok kalsın kaldıramam bu yükü...

yalnızlık kalabalık içinde 
ne kadar da klişe

eğriler dünyası burası
ama nolur bi düz sen olsan yanımda
ben olsam yanında çıta gibi
kızılcık sopası yemiş hayatlarda
bi biz olsaydık birbirinin poposunu sıvazlayan

yoook...
yalnızlık kalabalık içinde





Wednesday, April 29, 2009

bir varmış

bir yokmuş diye başlar masal
iri gözlü minik dev her gece
anlatır masallarını
sevgili prensesine
prenses öyle çok sever ki onun anlatışını
huzur dolar
gözlerini kapar
dalar sesindeki sonsuzluğa

prenses öyle güzeldir ki 
mevcut diyarlarda manşet olur güzelliği
sadece güzelliği değil tabi
her dev ile prenses aşkı gibi
bu masal da dolar dolar boşalır
tüm karşı diyarlarda
diyarlar arası aşk masalı işte böyle başlar

bir varmış bir yokmuş
kimse bilememiş gerçekten ne olmuş
tanık yokmuş iz yokmuş
bizim prenses bir gün yok olmuş
kuş olmuş uçmuş diyarın birinden
konmuş bir dala 
karanlık ormanda
bir şarkı zımbalayıp zihnine
dalmış derin mi derin rüya alemine

bir de uyanmış ki ne görsün...
iri gözlü bir dev bakmakta ona
kollarının arasında sıkıca sarmakta
merakta dev prensese ne olmuş
korku içinde prenses donmuş
dev istememiş ona zarar vermek
ama prenses nerden bilsin nedir güvenmek
koca bir dev o
minikte olsa
kalbi hayalleri aklı koca...

dev tutmuş elinden prensesin
götürmüş evine, içinde sessizliğin
içimde sensizliğin,
prenses baş tacı olmuş evin
...ve devin

bir varmış bir yokmuş
günler yok pahasına geçip durmuş
huzur kedi olmuş ayaklara dolanmış
sakinlik kral olmuş tahta oturmuş

minik dev prensesini içine sığdırmış
kendi de minikmiş ya iyice saklanmış
diyar diyar gezen kaşifler bile
ne bir ize, ne bir soluğa rastlamış

bir varmış...
bir 
yokmuş.



Thursday, April 23, 2009

umut nerdesin?

"Şiir bir umutsuzluktur. Elbette umutsuzluktur. Niçin? Umutsuz olmayan adamlar şiir yazamaz. Umutsuz olmayan adamlar resim yapamaz, mimar olamaz. Yaratıcı olamaz. Bu dediğim elbet yaşadığımız bu dünya içinbir söz. Çünkü kağıt bir umutsuzluktur. Boş bir kağıt... Tuğralari briketler, çimentolar hepsi umutsuzluktur. Demirler bile umutsuzluktur. Onların içinden bir umudu bulmaktır şiir. Onu bulmak için yazıyorum ben de... Birdenbire, bütün bu dünyada, deli olan bu dünyada tek akıllılığı, uslanmayan akıllılığı anlatmaktır şiir. Ben haberciyim, deprem habercisiyim." 

Can Yücel 

Tuesday, April 21, 2009

şehirde bahar yankısı

şehir manzaralı yorgun evler gibi
sonrayı şimdiden söyler gibi
yankı yapar gibi...
duymuyor musun?
sun
sun
sun
sun...
daha ne diyeyim
iki oda bir salon, kombili
odalarım boş, duvarlarda çivi izleri
temiz bir boya iş görür
rür
rür
rür
rür...
yerler parke, en üst kat, çatı sağlam
manzaram da var zehir gibi
hemde şehir olanından-
senin bulunduğun yerlerinden mi acaba?
nerdesin..nerelerdeydin acaba-
şu sokaktan geçtin mi hiç?
peki bildin mi bu sokağı?
ya duydun mu hiç?
hiç
hiç
hiç
hiç...
bu manzara...bu şehir...hep yaşar gibi
sanki hep sadece 'gibi'
duvarımdaki saat gibi
sanki zaman varmış...yelkovan akrepden uzunmuş gibi
romantik bir matematikle bağlılarmış gibi
gibi
gibi
gibi
gibi...
şehir manzaralı yorgun evler gibiyim, yaşar gibi
manzarama baktıkça, saatim çıtlamaz gibi
kalbim hızlanır, gözlerim dolar gibi..
süzülür,
yaşar gibiyim
manzaramın içinde izlediğim ben
gibi
...bu manzara hep varolucak gibi
.

aysegul dost

Sunday, April 19, 2009

kuş sesleri novalara yayılır

bir hamlede silinen satırlar,

yetim başlangıçlara gebe.

yaratmanın dişi karşılığı.


sadeliği pazar günlerinin,

çocuk sesleriyle sokaktan.

her şairin en az 

bir kez müjdelediği,

bahara vuran gün ışığı,

hüzmeler falan; 

belki yeşil, belki kırmızı. 


ne kaldı müjdelenecek,

bahardan başka?


felaket tellallığı,

ve usandırıcı romantizm.

öfkeyle karışık

sevgi gelgitleri.

arasında yaşam,

lanetlenmiş ve kutsanmış gibi.


yedik içtik iyi hoş, 

seviştik de çok şükür.

kavga ettik haybeden,

biraz televizyon izledik.

kitap dahi okuduk bazen,

çalıştık, çabaladık.

insanız velhasıl,

nerede kalmıştık?

yedik içtik iyi hoş...


toprağımda garip sahiplenmeler

bildiğimiz ne kaldı?

şimdilere yabancı,

tanınası ölüler.

ormanların sesi gibi,

hepimizin unuttuğu.


yalandan parlayan şehir,

sönük insanlığım.

güneş bile yetmiyor artık,

kafalar kalkmayınca.

kalksa bile ne görecek;

öylece sürüklenen,

çizgilerinde hayatın,

asla çizilemeyen.


kulağında fısıltılar,

milyonlar arasında;

deliliğine gizlenir,

delik bulamayınca.

Friday, April 17, 2009

seni seçtim pikachu

oyunlar dizilse önünde
hangini seçerdin
duran mı hareket eden mi olmak istersin
seçim senin deseler seçer miydin
seçmemek bile bi seçimken...
seçilmeyi seçer miydin
birinden birini dahil etmek zorundasın deseler
kimi sokardın oyuna
seni mi diğerini mi
peki ya öteki, bir diğeri, bir başka biri, kim ki ?!

ooof elbet seçeceksin deseler
çünkü seni de seçtiler, geçmiş olsun dünyalı
  

Thursday, April 16, 2009

yüzkitabındaki bir yüzün yüzsüzlüğü

inbox'ımda hiç mesajım olmasa,
profile fotoğrafımın benle alakası olmasa.
hiç bir friend'im online olmasa,
hiç gerek kalmazdı
face'e de bok'a da...

benle ilgili hiç bir notification olmasa,
hiç katılmasam bu 21. yy event'lerine de.
babam da anam da poke'sini eksik etmese,
hiç gerek kalmazdı
bok'a da face'e de..

book okumam zaten
ki yüzüm de yok okumaya..
peki ben ne yaparım
bu feysbukta..
param yok arkadaşlarla bira içemem,
ama feykbokta binlerce ısmarlayabilirem..

hem börtdey kalendarım da var,
friend'lerimin doğum gününü ben hatırlamam..
online değil de bir gün on-fine olsam
başka da birşey istemem
writer of the feysbuktan!

privacy'me girip şimdi
her bişeyi ayarlıycam..
üstüme tıklattırmam leeeeen,
önce friend'im olcan!
ah bi de gerçekte statüs'ümü edit edebilsem,
ben bu dünyanın anasını satıcam..

mini feed'imde story'mi de hide edip duruyorum,
gelmişime geçmişime laf ettirtmiyorum..
şu makine-i modern başında
kendimi hug'laya hug'laya
yüreğimden haklanıyorum...

16 ocak 2008

Thursday, April 9, 2009

mimar'a

Dört duvar, iki döşeme,
bir kapı, iki pencere;
bi'kaç da eşya işte.
Yazmışsın bi'güzel üzerine:
Yatak odası!

Oysa bir boşluk sadece tanımladıkları.

Ulan mimar!
Senin çizdiğini inşa eden,
inşa etmiş demektir yalnızlığı.
O boşluğun içine bir birliktelik koyana kadar evrenin mimarı,
"yalnızlık odası"dır o odanın adı.
Hem sen kimsin ki,
tasarlayabilirsin yatılacak odayı!

Ya;
kusura bakma dostum,
sana patladı bu yalnızlık olayı..

Ama n'olur söyle mimar;
n'olur söyle,
bu yaşta yalnız yatılır mı?

stray_away to Eden

evet ben;
genç werther'le kankalığından,
cansız kurtulamamış bir adamım.
ama umut veriyor bana,
-henüz kendisiyle tokalaşmamış olsam dahi-
martin eden.

halidun

31 aralık 2008

Monday, April 6, 2009

nisan duası

Soluk bir coğrafyada
Saçları yoluk yoluk bir çocuk
Güneşin akşam saatlerine uzanamadığı bir yerde
Nisana kalan gidici esintilerin içinden geçiyordu
Yüreğime teğet geçen bir geceden ışıldıyordun
Ay dilime dolanıyordu
Bir itiraf:
'Mavi seni en çok ben seviyorum!'
Bu kurak coğrafyada keşke birazcık daha mavim olsaydı
Yüreğine serperdim!
Gök uzuyordu, yüreğim göğsümde yükseliyordu
Ağzımdan bir kuş gibi çıkıp dudağına konabilirdi konmasına ama
Gagasıyla kendine yeni bir kanat çiziyordu
Öyle ya sabır sevgiyle örülüyordu
Sözlerin gözlerin kadar derin mi?
Aslında umrumuzda bile değil, öyle değil mi?
Bir bahar akşamındayız
Serin, çok serin öyle değil mi?
Hadi ısıt ayaklarımı!
Yerküre çok soğuk
Ay yıldı, bak üzerimize düşecek
Düşüyorum
Hadi tut beni!

Ayşegül Dost.

Sunday, March 29, 2009

neden


hüzünlü bahar
neden sorma
gözlerin findık votka.
koca bir "neden" gelsin
ibrahim tatlıses'ten...
sen, ben, ve "gece"nin kakası,
3 silahşörleri aklımın.
denize sallanır,
4 bacak iskeleden
kalbim bol buzlu fındık votka.

yine buluştuk seninle
bu defa, yine, sorma neden,
sarıldık koklaştık.
ay bütün yüreğim yarım
olsun...
dans et adımlarım yarın,
fondaki neyse ne
sen neysen ne
en beni bul içimde.
hesapsız yaşayabilen seni
sustur tüm sesleri
en iyi yaptığın şey gibi.
ormanın içindeki o klubede bul beni.
durr...
iki satır arasındayız 
sıkısıgız biz,
iki dudak arasında
hiç çıkamayan elveda.




Friday, March 27, 2009

neden...

Aşk 
neden zorlar bu kadar...
unutmak bu kadar mı güçtür... 
güvenmek o kadar kolayken...
sonra nasıl olur da imkansıza dönüşür...
kendi ellerinle mi verirsin kendini ele?
yoksa; elinde değil midir aslında hiçbir şey...
zor olan sen misin, yoksa o mu?
bilemezsin ne kadar istesen de...
gitme desen de tutamazsın,
kayıp gider zaman...
içinde kalan izleri silemezsin...
iki damla olur
akar zaman zaman,
iki satır söz olur
dökülür dudaklarından;
durduramazsın yine...
akmış bunca yıl sel olmuş nafile...
bilemez kimse,
anlamaz halbuki...
yollar varacağı yere varır eninde sonunda...
ağla şimdi;
yine yeniden 
boş kalbine
ağla...
güvenemez gibi,
sevemez gibi,
artık 
atmaz gibi 
kırılmış 
kalbine bak;
artık
kimseyi görmeyen gözlerinle
ağla...
belki siler gözyaşların
kırıntıları kalmış
kırık umutların
acısını...
belki;
bir damla suya muhtaç
yüreğin
canlanır 
bir gün
yepyeni bir canla...

26 ocak 2008
istanbul

Thursday, March 26, 2009

aşk
satırlar arasında, sen ile ben değil şimdi
kalbin atış sesi gibi bir gelip bir giden
hayat gibi
alınan kararlar tutlmayan sözler uygulamayan bir yığın
yorgunluk bizim için aşk
uğraş demek çaba kaygı, zaman gerek
mor baklavalı tshirt teki gri çizgilier gibi silik
kafası iyi olmak gibi aramısdaki
bir, apaçık, aşikar
bir, sarhoşluk ile yıkanmış
zoru başarmak mı? denemeye değer mi
aşk risk demek...
kendi kurduğun oyunu oynamak demek... 

Wednesday, March 25, 2009

ayda kir az

Sığınıyorum Ay'a.
Uzay'a kaçıyor aklım.
Yaslanıyorum yastığa
Aklımı kaçırıyorum,
Hadi şimdi uç!
Uykunun bilinmezliğinde
Kuytulardaki tortulardan
Bir merdiven gibi
Kelimelere basıyorum
Tırmanıyorum göz göz dehlizlerden
Canımı yakan gözlerinden,
Şiddetimden.

Tuesday, March 24, 2009

dizi dizi hayatlar

diziyiz biz tüm aile izleyebilir
aşk ihtiras entrika
acı mutluluk sucuklu yumurta
kimiz biz...?

Monday, March 23, 2009

i

yağmurlu bir pazar akşamıydı sessiz kalmayı seçtiğinde
saçlarından damlalar süzülüyordu kendine dikkat et dedin
yağmurlu bir pazar akşamıydı bir haftasonu
şapkamın kenarından damlalar yanaklarıma süzüldü
bekleme beni sevgilim
yağmurlu bir pazar akşamıydı dedin, gülümsedin
güneşli bir gün çık gel der gibiydin
hesapsız çelişkiliydin
yağmurlu pazar akşamı son şansımdı
sıraladığım cümleleri özgür bırakmak için
aynı yağmurlu pazar akşamında son şansım olmadığını
bilecek kadar vakit geçirmiştik seninle
bilmediğimiz zamanlamaydı.
...
beraber söylediğimiz şarkıları dinliyorum şimdi
üzerimde tshirtün
sigaram söndü çakmağım bozuk
yarımlara üzülüyorum

kahve

yetmeliydi yeni yetmeliğimiz,

ölçüsüzken bütün hayaller;

büyüdük adam mı olduk sonunda?

şefim pardon!

hesapta bir yanlışlık var galiba; 

içtiklerimiz doğrudur da,

biz bunları yemedik.


manalı bir sona ulaşmışken,

bitirmeliydik saplantıları;

daha tazeyken gözlemlerimiz,

izin vermeliydik içimize;

kar da yağsın güneş de.


o kadar bitmiş ki, sondadır artık;

başlangıcının tek yolu,

bir başınalıktan geçer.


toprağa hiç değmemiş ruhlar; 

belki çatlamazlar ama,

vuramazlar dışarı

susuzluğun ızdırabını;

yine de yumuşaktırlar.

Sunday, March 22, 2009

Kavruk Newroz

Belkide:
Bir desen büyüyordur içimizde
Göğsümüz şişip inerken
İmkanlar mekanlara sığmıyordur da
Avuntular şiir oluveriyordur...
Hiç anlayamayacağız ya
Belkiler bizi rahatlatıyordur.

ayşegül dost

ala

yuvarlaktır kalbim benim döner durur

yapabiliorsan bir köşesine tutunmadan ne ala

spiral çizer sigaramın dumanı yükselir yükselir

ben parlarım yükselirsem diosan ne ala

ebedi güneşler dilerim bende sana

ben olmadan sevebilirsen beni ne ala

işte o zaman sende başlarsın yuvarlanmaya

Saturday, March 21, 2009

karadeniz, hasretliğim.

...karadeniz,bir öykü niyetlenip de sustuğum.okadar naif ki anlatsam toz olup dağılacak...

Babanem yatak odasına giriyor, gıcırdayan ağaç kapıdan, peşisıra ben eşiği atlıyorum.
Eşiğe ayaklarımı vurup söyleniyorumdum ilk zamanlar.
Döşeğin ucuna oturuyor babanem.Başının bağını bozuyor.Doladığı uzun zayıf saçları sırtına süzülüyor..
Döşeği yüksek, boyumca kolum üzerinden yaslanmış onu izliyorum.
Kına kızılı içime işliyor.
Saçlarıma bakıyorum.Kestanenin koyusunu görüyorum.
Babanem saçlarımı okşuyor, 'oy kurban olurum saçlarına!'.
Ellerime parmaklarıma kına yakılıyor, avuntu kınası.Gece heyecandan uykum kaçıyor.Ellerim bağlı, tatlı tatlı kaşınıyor.
Kına kızılına sabırsızlığım.Babanem ve kına kızılı saçları uyuyor.
Sabah oluyor, bildiğimiz sabahlardan değil.Gerçek sabah...Güneş çil, serinlik çiğ.Dünya uyanıyor.
Babanem doluyor uzun zayıf saçlarını, başını bağlıyor.
Yıkanıyor ellerim.Yeşil kurusu akıyor kınanın.Ellerim kınalı.Aklım yemyeşil...
Fındıklar bekliyor bahçeler boyu.
Babanem dalı eğiyor, tepelere uzanıyor elleri.Ben eteklerinden uzanıyorum.
Özlüyorum.

ayşegül dost

sallanan sandalye

lo-fi tınılar dağılmış her bir tarafa.

pencereden süzülen hüzmeler,

esintide uçuşan beyaz kumaş parçaları;

yarı şeffaf, olabildiğince hafif.

yana bırakılmış bir kol, umarsız

bir sineğin uçuşunda sözlerim;

kırmızısı tuğlanın, ve dokusu.

hareket eden gölgeler.


ustadır yaşanmışlığında sakinin;

parmak izimi bıraktığım kadehler,

tenimde lekelenen duman bulutları.

hayale açık, kuzey patikaları renginde 

taze ve gittiğimden habersiz.


ışığın tonları bulaşmış yelkenlere; 

savrulan sesler içinde arıza.

derinde gezinen enerji akışları,

biraz korkak, ve buyurgandır hiçe.

ellerimle büyüledim masanın kenarını,

kimselere çarpamasın diye.

daydream delusion

limuzin kirpikler...
bir damla yaş düşer şarap bardağıma
güneş doğmadan evde olmaliim ama
before sunrise izlemek için
yine tutamıyoruz sözümüzü
limuzin kirpikler
çıkaramıyorum ki beynimin arkasından
bataklık gibi
yavaş yavaş batmak gibi
çok değerli bi şi yapmak istiyorum seni
ama her yer pis, her yer çamur
bir limuzin var orda bir tek, parlak ve yeni
kirpik
içine binebiliriz, evet, kocaman, biziz küçük olan
ama sonra sunrise...
bitti...
...
bir süre daha bekle daha ne kadar bekleyebilirsen
biri diğeri pes edene kadar elbet eder birinden biri

bir kek bir de milkshake al bana, çilekli olsun :)
sonra gözlerimin içine bak ve ne olduğunu gör...

gün ile gece










        Sessiz sahil kasabasının

soğuk rüzgarıyla

koy boyu yürüdü gün,

                                      sesiz...

Yalnızca düşündü,

                          yalnız...

Geceyi düşünüyordu,

yalnız geceyi.

Gece

ve

gecenin içindeki

                          her şeyi.

Ay, yıldızlar, karanlık,

karanlığın en koyulaştığı

yani aydınlığın en yakın olduğu anki

                                                  umut...

Gizem vardı gecede,

öfke belki,

belki de karamsar gibi

ama

umut da vardı aslında hep

ve

sade, duru bir

               güzellik.

İnsanın içine

huzur veren birşeyler vardı aslında

gecede.

Ama gizliydi

               derinliklerinde.

Burunucu’na doğru gelince

yazın bile

sessiz ve sakin olan

koylardan birine gidip

dalgalı denizin

hareketli, ürkütücü

ama gece gibi

gizemli bir huzur veren sesini

dinlemeye karar verdi.

Kayalıklardan aşağıya inip

deniz kıyısında soğuk taşlığa oturdu.

İçi ürperdiğinde

gün gibi

sıcak olması gerektiği aklına gelmişti;

o gündü,

öbürüyse gece.

Ama

gece yanı başında olsa da

onu ısıtsa diye düşündü

                                      bir an.

Garip ki

gün

ısınmak için

soğuk görünen

               geceye muhtaçtı...

Biraz oturdu,

üşüdü,

yalnızdı,

               düşündü...

Sonra

kalkıp denize gitti,

ellerine dokundu tuzlu su,

elleri üşüdü

buz gibi denizden.

Geceyi sordu denize;

karanlık ve gizemli geceyi sordu.

Gün sordukça deniz sustu,

deniz sustukça

               gün konuştu...

Denizler vardı aralarında,

dağlar, taşlar, ovalar,

uzun yollar ve saatler

                          vardı...

Deniz suskunluğunu korudu

gün boyu.

Gün buna aldırmadan

konuşup durdu.

İçindeki herşeyi

anlattı denize.

Geceye anlatmak istediklerini

denize döktü;

belki ona taşır

               diye düşünmüştü.

Saatler ilerledikçe

günün vakti doluyordu.

Denizle vedalaşıp

oradan ayrılacaktı;

sonrasını

               geceye bırakıp.

Kayalıklardan tırmanıp

kıyıdan evine doğru yürüdü.

Geceyi

uzaktan da olsa seyredebilmek için

içeri girip odasına çıktı.

Kırık camlı pencereden

göğe bakıp

beklemeye koyuldu.

Gün,

göğe bakan pencereye doğru uzanıp

                                                  uyumuştu.

Gece rüyalarını süslerken

yüzünde bir tebessüm

ve

telaşın izleri;

içinde tedirginlikle karışık

                          bir umutla uyudu.

                                      Sonrası geceye kalmıştı...

........................................................................

“ İstiklal caddesinde yürüdüm yalnız...

Tramvay yolunu takip ederken başımı kaldırınca

‘uzaklardan’ gelen yüzlerce yüze değdi gözlerim.

Ama yakına gelince

kaçırdım gözlerimi gözlerinden

                                                  bakmadım...

Minik su damlaları akmaya başladı gök yüzünden;

aynı anda onların yumuşaklığına karşı

ama onlarla birlikte yaşayan sert rüzgar çıktı...

Rüzgarın sesi,

yağmurun kokusu

uzaklardan geldi;

uzaklardan

                          hasret getirdi...

Bu öyle bir hasret ki;

nedeni niçini yok!

Neyi olduğu bile belli değil!

‘seni çok özledim’ diyor yüreğim

sanki başka söz bilmezmiş gibi;

halbuki neyi niçin seviyorsun desem

                                                  cevabı zor...

Bilindik, görüldük, bakıldık, yaşandık

hiçbirşey yok ki özleyeceğim.

Ama yüzlerce yüzde;

‘uzaklardan’ gelen yüzlerce yüzde

öyle bir hasret var ki...

Uzakların hasreti bu;

insanın içini sızlatan,

ağlatan,

sabır taşını çatlatıverecekmiş gibi

                                                  çıldırtan...

Yüzleri görüp gözlere bakmamam

işte bundan:

baktığım her gözde;

bilinmedik,

görülmedik,

bakılmadık,

yaşanmadık olan

uzağı görmekten korkmamdandır.

Onu arar her yerde gözlerim,

sesim, kokum, tenim

                          ama o uzak...

Bu gün İstiklal’deki yüzler hatırlatır,

akşama gökteki ay ve yıldızlar;

sabah olur güneş uzak görünür göze,

                                                  bulutlar uzak...”

Sıcak günün gönlü yangında,

düşünüp durur işte böyle geceyi...

İçinde , dışında,

her yerde uzak

                          görünür gece.

Günün hareketliliği

uzaktan gelen yürek çarpıntısından,

sıcaklığı uzağın gönüldeki

                                      yangınındandır...

Gece uzak,

gece durgun, dingin ve soğuk

                                      görünür göze.

Oysa O

günün gönlündeki ateş,

günün yürek çarpıntısındaki

                                      harekettir...

Gün uyur,

gece uyumaz

günü izler,

               nefesini dinler...

Gün uyanır;

gece yine uyumaz

sadece izler

uzaklardaymış gibi;

                          dinler günü.

Günün her yürek çarpıntısını,

her gönül yarasını,

yüreğindeki sönmeyen ateşin

her kıvılcımını bilir,

görür de bir şey söylemez

uzak görünen gece

                          sadece izler günü...

Gün telaşlı,

gün yorgun,

gün sıcak

               uyur yine.

Gece dingin,

gece uzak,

gece soğuk görünür de;

uyanık bütün gece

izler günü yanıbaşında,

hem yürek çarpıntısı,

hem yakınlık,

hem de

               sımsıcak yüreği ile...