Sunday, March 29, 2009

neden


hüzünlü bahar
neden sorma
gözlerin findık votka.
koca bir "neden" gelsin
ibrahim tatlıses'ten...
sen, ben, ve "gece"nin kakası,
3 silahşörleri aklımın.
denize sallanır,
4 bacak iskeleden
kalbim bol buzlu fındık votka.

yine buluştuk seninle
bu defa, yine, sorma neden,
sarıldık koklaştık.
ay bütün yüreğim yarım
olsun...
dans et adımlarım yarın,
fondaki neyse ne
sen neysen ne
en beni bul içimde.
hesapsız yaşayabilen seni
sustur tüm sesleri
en iyi yaptığın şey gibi.
ormanın içindeki o klubede bul beni.
durr...
iki satır arasındayız 
sıkısıgız biz,
iki dudak arasında
hiç çıkamayan elveda.




Friday, March 27, 2009

neden...

Aşk 
neden zorlar bu kadar...
unutmak bu kadar mı güçtür... 
güvenmek o kadar kolayken...
sonra nasıl olur da imkansıza dönüşür...
kendi ellerinle mi verirsin kendini ele?
yoksa; elinde değil midir aslında hiçbir şey...
zor olan sen misin, yoksa o mu?
bilemezsin ne kadar istesen de...
gitme desen de tutamazsın,
kayıp gider zaman...
içinde kalan izleri silemezsin...
iki damla olur
akar zaman zaman,
iki satır söz olur
dökülür dudaklarından;
durduramazsın yine...
akmış bunca yıl sel olmuş nafile...
bilemez kimse,
anlamaz halbuki...
yollar varacağı yere varır eninde sonunda...
ağla şimdi;
yine yeniden 
boş kalbine
ağla...
güvenemez gibi,
sevemez gibi,
artık 
atmaz gibi 
kırılmış 
kalbine bak;
artık
kimseyi görmeyen gözlerinle
ağla...
belki siler gözyaşların
kırıntıları kalmış
kırık umutların
acısını...
belki;
bir damla suya muhtaç
yüreğin
canlanır 
bir gün
yepyeni bir canla...

26 ocak 2008
istanbul

Thursday, March 26, 2009

aşk
satırlar arasında, sen ile ben değil şimdi
kalbin atış sesi gibi bir gelip bir giden
hayat gibi
alınan kararlar tutlmayan sözler uygulamayan bir yığın
yorgunluk bizim için aşk
uğraş demek çaba kaygı, zaman gerek
mor baklavalı tshirt teki gri çizgilier gibi silik
kafası iyi olmak gibi aramısdaki
bir, apaçık, aşikar
bir, sarhoşluk ile yıkanmış
zoru başarmak mı? denemeye değer mi
aşk risk demek...
kendi kurduğun oyunu oynamak demek... 

Wednesday, March 25, 2009

ayda kir az

Sığınıyorum Ay'a.
Uzay'a kaçıyor aklım.
Yaslanıyorum yastığa
Aklımı kaçırıyorum,
Hadi şimdi uç!
Uykunun bilinmezliğinde
Kuytulardaki tortulardan
Bir merdiven gibi
Kelimelere basıyorum
Tırmanıyorum göz göz dehlizlerden
Canımı yakan gözlerinden,
Şiddetimden.

Tuesday, March 24, 2009

dizi dizi hayatlar

diziyiz biz tüm aile izleyebilir
aşk ihtiras entrika
acı mutluluk sucuklu yumurta
kimiz biz...?

Monday, March 23, 2009

i

yağmurlu bir pazar akşamıydı sessiz kalmayı seçtiğinde
saçlarından damlalar süzülüyordu kendine dikkat et dedin
yağmurlu bir pazar akşamıydı bir haftasonu
şapkamın kenarından damlalar yanaklarıma süzüldü
bekleme beni sevgilim
yağmurlu bir pazar akşamıydı dedin, gülümsedin
güneşli bir gün çık gel der gibiydin
hesapsız çelişkiliydin
yağmurlu pazar akşamı son şansımdı
sıraladığım cümleleri özgür bırakmak için
aynı yağmurlu pazar akşamında son şansım olmadığını
bilecek kadar vakit geçirmiştik seninle
bilmediğimiz zamanlamaydı.
...
beraber söylediğimiz şarkıları dinliyorum şimdi
üzerimde tshirtün
sigaram söndü çakmağım bozuk
yarımlara üzülüyorum

kahve

yetmeliydi yeni yetmeliğimiz,

ölçüsüzken bütün hayaller;

büyüdük adam mı olduk sonunda?

şefim pardon!

hesapta bir yanlışlık var galiba; 

içtiklerimiz doğrudur da,

biz bunları yemedik.


manalı bir sona ulaşmışken,

bitirmeliydik saplantıları;

daha tazeyken gözlemlerimiz,

izin vermeliydik içimize;

kar da yağsın güneş de.


o kadar bitmiş ki, sondadır artık;

başlangıcının tek yolu,

bir başınalıktan geçer.


toprağa hiç değmemiş ruhlar; 

belki çatlamazlar ama,

vuramazlar dışarı

susuzluğun ızdırabını;

yine de yumuşaktırlar.

Sunday, March 22, 2009

Kavruk Newroz

Belkide:
Bir desen büyüyordur içimizde
Göğsümüz şişip inerken
İmkanlar mekanlara sığmıyordur da
Avuntular şiir oluveriyordur...
Hiç anlayamayacağız ya
Belkiler bizi rahatlatıyordur.

ayşegül dost

ala

yuvarlaktır kalbim benim döner durur

yapabiliorsan bir köşesine tutunmadan ne ala

spiral çizer sigaramın dumanı yükselir yükselir

ben parlarım yükselirsem diosan ne ala

ebedi güneşler dilerim bende sana

ben olmadan sevebilirsen beni ne ala

işte o zaman sende başlarsın yuvarlanmaya

Saturday, March 21, 2009

karadeniz, hasretliğim.

...karadeniz,bir öykü niyetlenip de sustuğum.okadar naif ki anlatsam toz olup dağılacak...

Babanem yatak odasına giriyor, gıcırdayan ağaç kapıdan, peşisıra ben eşiği atlıyorum.
Eşiğe ayaklarımı vurup söyleniyorumdum ilk zamanlar.
Döşeğin ucuna oturuyor babanem.Başının bağını bozuyor.Doladığı uzun zayıf saçları sırtına süzülüyor..
Döşeği yüksek, boyumca kolum üzerinden yaslanmış onu izliyorum.
Kına kızılı içime işliyor.
Saçlarıma bakıyorum.Kestanenin koyusunu görüyorum.
Babanem saçlarımı okşuyor, 'oy kurban olurum saçlarına!'.
Ellerime parmaklarıma kına yakılıyor, avuntu kınası.Gece heyecandan uykum kaçıyor.Ellerim bağlı, tatlı tatlı kaşınıyor.
Kına kızılına sabırsızlığım.Babanem ve kına kızılı saçları uyuyor.
Sabah oluyor, bildiğimiz sabahlardan değil.Gerçek sabah...Güneş çil, serinlik çiğ.Dünya uyanıyor.
Babanem doluyor uzun zayıf saçlarını, başını bağlıyor.
Yıkanıyor ellerim.Yeşil kurusu akıyor kınanın.Ellerim kınalı.Aklım yemyeşil...
Fındıklar bekliyor bahçeler boyu.
Babanem dalı eğiyor, tepelere uzanıyor elleri.Ben eteklerinden uzanıyorum.
Özlüyorum.

ayşegül dost

sallanan sandalye

lo-fi tınılar dağılmış her bir tarafa.

pencereden süzülen hüzmeler,

esintide uçuşan beyaz kumaş parçaları;

yarı şeffaf, olabildiğince hafif.

yana bırakılmış bir kol, umarsız

bir sineğin uçuşunda sözlerim;

kırmızısı tuğlanın, ve dokusu.

hareket eden gölgeler.


ustadır yaşanmışlığında sakinin;

parmak izimi bıraktığım kadehler,

tenimde lekelenen duman bulutları.

hayale açık, kuzey patikaları renginde 

taze ve gittiğimden habersiz.


ışığın tonları bulaşmış yelkenlere; 

savrulan sesler içinde arıza.

derinde gezinen enerji akışları,

biraz korkak, ve buyurgandır hiçe.

ellerimle büyüledim masanın kenarını,

kimselere çarpamasın diye.

daydream delusion

limuzin kirpikler...
bir damla yaş düşer şarap bardağıma
güneş doğmadan evde olmaliim ama
before sunrise izlemek için
yine tutamıyoruz sözümüzü
limuzin kirpikler
çıkaramıyorum ki beynimin arkasından
bataklık gibi
yavaş yavaş batmak gibi
çok değerli bi şi yapmak istiyorum seni
ama her yer pis, her yer çamur
bir limuzin var orda bir tek, parlak ve yeni
kirpik
içine binebiliriz, evet, kocaman, biziz küçük olan
ama sonra sunrise...
bitti...
...
bir süre daha bekle daha ne kadar bekleyebilirsen
biri diğeri pes edene kadar elbet eder birinden biri

bir kek bir de milkshake al bana, çilekli olsun :)
sonra gözlerimin içine bak ve ne olduğunu gör...

gün ile gece










        Sessiz sahil kasabasının

soğuk rüzgarıyla

koy boyu yürüdü gün,

                                      sesiz...

Yalnızca düşündü,

                          yalnız...

Geceyi düşünüyordu,

yalnız geceyi.

Gece

ve

gecenin içindeki

                          her şeyi.

Ay, yıldızlar, karanlık,

karanlığın en koyulaştığı

yani aydınlığın en yakın olduğu anki

                                                  umut...

Gizem vardı gecede,

öfke belki,

belki de karamsar gibi

ama

umut da vardı aslında hep

ve

sade, duru bir

               güzellik.

İnsanın içine

huzur veren birşeyler vardı aslında

gecede.

Ama gizliydi

               derinliklerinde.

Burunucu’na doğru gelince

yazın bile

sessiz ve sakin olan

koylardan birine gidip

dalgalı denizin

hareketli, ürkütücü

ama gece gibi

gizemli bir huzur veren sesini

dinlemeye karar verdi.

Kayalıklardan aşağıya inip

deniz kıyısında soğuk taşlığa oturdu.

İçi ürperdiğinde

gün gibi

sıcak olması gerektiği aklına gelmişti;

o gündü,

öbürüyse gece.

Ama

gece yanı başında olsa da

onu ısıtsa diye düşündü

                                      bir an.

Garip ki

gün

ısınmak için

soğuk görünen

               geceye muhtaçtı...

Biraz oturdu,

üşüdü,

yalnızdı,

               düşündü...

Sonra

kalkıp denize gitti,

ellerine dokundu tuzlu su,

elleri üşüdü

buz gibi denizden.

Geceyi sordu denize;

karanlık ve gizemli geceyi sordu.

Gün sordukça deniz sustu,

deniz sustukça

               gün konuştu...

Denizler vardı aralarında,

dağlar, taşlar, ovalar,

uzun yollar ve saatler

                          vardı...

Deniz suskunluğunu korudu

gün boyu.

Gün buna aldırmadan

konuşup durdu.

İçindeki herşeyi

anlattı denize.

Geceye anlatmak istediklerini

denize döktü;

belki ona taşır

               diye düşünmüştü.

Saatler ilerledikçe

günün vakti doluyordu.

Denizle vedalaşıp

oradan ayrılacaktı;

sonrasını

               geceye bırakıp.

Kayalıklardan tırmanıp

kıyıdan evine doğru yürüdü.

Geceyi

uzaktan da olsa seyredebilmek için

içeri girip odasına çıktı.

Kırık camlı pencereden

göğe bakıp

beklemeye koyuldu.

Gün,

göğe bakan pencereye doğru uzanıp

                                                  uyumuştu.

Gece rüyalarını süslerken

yüzünde bir tebessüm

ve

telaşın izleri;

içinde tedirginlikle karışık

                          bir umutla uyudu.

                                      Sonrası geceye kalmıştı...

........................................................................

“ İstiklal caddesinde yürüdüm yalnız...

Tramvay yolunu takip ederken başımı kaldırınca

‘uzaklardan’ gelen yüzlerce yüze değdi gözlerim.

Ama yakına gelince

kaçırdım gözlerimi gözlerinden

                                                  bakmadım...

Minik su damlaları akmaya başladı gök yüzünden;

aynı anda onların yumuşaklığına karşı

ama onlarla birlikte yaşayan sert rüzgar çıktı...

Rüzgarın sesi,

yağmurun kokusu

uzaklardan geldi;

uzaklardan

                          hasret getirdi...

Bu öyle bir hasret ki;

nedeni niçini yok!

Neyi olduğu bile belli değil!

‘seni çok özledim’ diyor yüreğim

sanki başka söz bilmezmiş gibi;

halbuki neyi niçin seviyorsun desem

                                                  cevabı zor...

Bilindik, görüldük, bakıldık, yaşandık

hiçbirşey yok ki özleyeceğim.

Ama yüzlerce yüzde;

‘uzaklardan’ gelen yüzlerce yüzde

öyle bir hasret var ki...

Uzakların hasreti bu;

insanın içini sızlatan,

ağlatan,

sabır taşını çatlatıverecekmiş gibi

                                                  çıldırtan...

Yüzleri görüp gözlere bakmamam

işte bundan:

baktığım her gözde;

bilinmedik,

görülmedik,

bakılmadık,

yaşanmadık olan

uzağı görmekten korkmamdandır.

Onu arar her yerde gözlerim,

sesim, kokum, tenim

                          ama o uzak...

Bu gün İstiklal’deki yüzler hatırlatır,

akşama gökteki ay ve yıldızlar;

sabah olur güneş uzak görünür göze,

                                                  bulutlar uzak...”

Sıcak günün gönlü yangında,

düşünüp durur işte böyle geceyi...

İçinde , dışında,

her yerde uzak

                          görünür gece.

Günün hareketliliği

uzaktan gelen yürek çarpıntısından,

sıcaklığı uzağın gönüldeki

                                      yangınındandır...

Gece uzak,

gece durgun, dingin ve soğuk

                                      görünür göze.

Oysa O

günün gönlündeki ateş,

günün yürek çarpıntısındaki

                                      harekettir...

Gün uyur,

gece uyumaz

günü izler,

               nefesini dinler...

Gün uyanır;

gece yine uyumaz

sadece izler

uzaklardaymış gibi;

                          dinler günü.

Günün her yürek çarpıntısını,

her gönül yarasını,

yüreğindeki sönmeyen ateşin

her kıvılcımını bilir,

görür de bir şey söylemez

uzak görünen gece

                          sadece izler günü...

Gün telaşlı,

gün yorgun,

gün sıcak

               uyur yine.

Gece dingin,

gece uzak,

gece soğuk görünür de;

uyanık bütün gece

izler günü yanıbaşında,

hem yürek çarpıntısı,

hem yakınlık,

hem de

               sımsıcak yüreği ile...     

 

Thursday, March 19, 2009

arabesk

sigaram döker içini küllüğe,yanık hikayeler anlatır 
'benim işim bitik' der,sükunetle dinler küllüğüm 
rakı bardağımın yanında arkadaşı durur,dertleşirler 
aynı yolun yolcusudurlar,tükenmişlikleri dahi birdir 
kalemim hırpalasa da kağıdı,dostturlar anlaşırlar 
tamamlarlar birbirlerini;bilirler hem imkansızlığını 
hiç ayrı gayrı duramazlar 
ellerim saçlarımda gezinir,eski ahbabının sırtını sıvazlar 
'çok değişmişsin' der diğerine 
'sayenizde efendim,sayenizde' 
işte bütün bunlar olurken 
ben... 
'benim işim bitik' sevgilim 
yüreğinde sönemem...

2005

Gölgede kalan

Bazılarımız en çirkin halini tattı insanın

Yutkundu.

Gıcığı geçmeyen lanet bir balgam gibi

Pas tuttu kuytuları.

Sökülürse, ciğerini sökecek öyle lanet!

Paslanmış kilitler ardındaki güzellikler

En çok da onlara üzülüyorum.

Işığını da gölgesini de sevebilirmiyiz insanın?

Soruyorum arkadaş.

uzak korku

Korkuyorum

Azalıp kaybolmaktan

Uçmaktan korkuyorum

Çarpan

Birbirine dolaşan ellerim ayaklarım

Gözlerim bedenim dopdolu

Ruhum yorgun

Korkuyorum

Gözlerinde oturup kalmaktan

Kaçıyorum

Soğuk soğuk  esiyorum

Biliyorum

Olmaz biliyorum

Korkuyorum . . .

Elinin elime değimesinden

Teninden

Tenimden

Sıcak uzaklığından

Uzağından

Uzaktan

Korkuyorum . . .

gonca ili

kasım2008 istanbul

Wednesday, March 18, 2009

öyleyse

döndüğümde susarız,
şimdi konuşalım;
ama gelince köşeye
bana da haber ver,
çarpışmayalım.

yorduğumda seyreliriz,
şimdi çoğalalım;
suya suskun olunca
öylesine dert ederler,
farklılaşmayalım.

sezdiğimde coşarız,
şimdi durulalım;
yakınımdan geçersen
kimselere duyurma,
hırpalanmayalım.

gördüğümde sergileriz,
şimdi gizleyelim;
rengin belli olunca
bana bir sigara ver,
zehirlenmeyelim.

sorduğumda lanetleriz,
şimdi kutsayalım;
tadına varınca varoluşun
herkese haber ver,
ıssızlaşmayalım.

sandığımda buluruz,
şimdi kaybedelim;
taşa geçtikçe izlerin
tertibine kast ederler,
olgunlaşmayalım.

çözdüğümde tıkanırız,
şimdi geri alalım;
laf çıkarsa haber ver
sarhoş zannederler,
ayıklanmayalım.

durduğumda hatırlarız,
şimdi hepten unutalım;
bana gelince boşver
hiç gitmesek bile,
uzaklaşmayalım.

Tuesday, March 17, 2009

üçlem

(bir) çeşitlilik

herdedir muhakkak;
boşuna değil kelimelerin,
ortaya koydukları
çeşni detay ile işlenmiş,
ve söylenmeyen
şüpheciliğimiz.


(iki) görelilik

çoğuldur muhakkak,
bir(i)birinedir öteki;
kendinden sonra başlayan
varoluşun.
bana göre şiir,
sana göre çikolata...

(üç) olasılık

vardır belki de,
çok daha fazlası
sabırsızlığımız.
bir şeylere son ararken;
ıskalar, başlangıçlar
asla tesadüf değil.

Monday, March 16, 2009

boncuk gezegen, merhaba

Bir bulut bir ağaca takılıyordu.Sebepleniyordu yağmurla gelen koku.
Bir kuş buluta yaslanıyor, bir apartmanın 7. katının taşıdığı çatıya konuyordu.
Oturma odasında kırmızı bir leğene doluyordu gök.
Çaydanlık tütüyordu mutfakta.
Bir meydan bakıyordu oturma odasına doğru.
İzliyordu bir bank fanileri.İnsan nasıl oluyordu?
Bir çocuk selpak satıyordu ısrarcı.
Yerini bulamıyordu bir evsiz, sokakları kucaklıyordu.
Orantısız güç kullanımı diye yazıyordu gazetenin birinde.
Rüyalar sayıklayıp duruyordu uyanmaları.
Bir kadının kirpiği, sol yanağına düşüyordu sahafın birinde bir pasajda.
Bir kitap gelişine güzel kadının elini tutuyordu, kokluyordu.
Bir an meselesiydi kayan bir yıldızın kuyruğu.
Dükkan sahibi biliyordu da 'bir dilek tut!' diyemiyordu.
Paranın üzerini uzatırken bir dileği uğurluyordu.
Para küfrediyordu yüzkarası varlığına.
Bir baba elleri arkasında bağlı, yürüyordu aheste.
Bir çocuk neşesi koşup yakalıyordu başparmağını babanın.
Bir kadın oluyordu sonrasında.
Öpüyordu bir adamı boynundan boynundan!
Ağzına lokumları tıkan arsız bir bayram çocuğu gibi pudra şekeri kokuyordu.
Sevdalanıyordu bir kayık denizin dibine.
Açılıyordu yüzeylerinde.Güneş ışıyordu, ay ışıyordu.
Bakışıyorlardı uzaydan, aynalardan.
Dünya ne çok seviliyordu!
Boncuk gezegen diziyordu ruhları.Dönüyordu.
Dünya evine giriyordu bir can,
Acilde kasıklarında gökgürültüleriyle bağırırken bir kadın.
Şuursuzun biri kalem kağıt debeleniyordu.
Kalpleri birbirine teğellemek istiyordu içinde bir kitap.
aysegul dost


henri cartier bresson.