
Sunday, March 29, 2009
neden

Friday, March 27, 2009
neden...
Thursday, March 26, 2009
Wednesday, March 25, 2009
ayda kir az
Tuesday, March 24, 2009
dizi dizi hayatlar
Monday, March 23, 2009
i
kahve
ölçüsüzken bütün hayaller;
büyüdük adam mı olduk sonunda?
şefim pardon!
hesapta bir yanlışlık var galiba;
içtiklerimiz doğrudur da,
biz bunları yemedik.
manalı bir sona ulaşmışken,
bitirmeliydik saplantıları;
daha tazeyken gözlemlerimiz,
izin vermeliydik içimize;
kar da yağsın güneş de.
o kadar bitmiş ki, sondadır artık;
başlangıcının tek yolu,
bir başınalıktan geçer.
toprağa hiç değmemiş ruhlar;
belki çatlamazlar ama,
vuramazlar dışarı
susuzluğun ızdırabını;
yine de yumuşaktırlar.
Sunday, March 22, 2009
Kavruk Newroz
Bir desen büyüyordur içimizde
Göğsümüz şişip inerken
İmkanlar mekanlara sığmıyordur da
Avuntular şiir oluveriyordur...
Hiç anlayamayacağız ya
Belkiler bizi rahatlatıyordur.
ayşegül dost
ala
yuvarlaktır kalbim benim döner durur
yapabiliorsan bir köşesine tutunmadan ne ala
spiral çizer sigaramın dumanı yükselir yükselir
ben parlarım yükselirsem diosan ne ala
ebedi güneşler dilerim bende sana
ben olmadan sevebilirsen beni ne ala
işte o zaman sende başlarsın yuvarlanmaya
Saturday, March 21, 2009
karadeniz, hasretliğim.
Babanem yatak odasına giriyor, gıcırdayan ağaç kapıdan, peşisıra ben eşiği atlıyorum.
Eşiğe ayaklarımı vurup söyleniyorumdum ilk zamanlar.
Döşeğin ucuna oturuyor babanem.Başının bağını bozuyor.Doladığı uzun zayıf saçları sırtına süzülüyor..
Döşeği yüksek, boyumca kolum üzerinden yaslanmış onu izliyorum.
Kına kızılı içime işliyor.
Saçlarıma bakıyorum.Kestanenin koyusunu görüyorum.
Babanem saçlarımı okşuyor, 'oy kurban olurum saçlarına!'.
Ellerime parmaklarıma kına yakılıyor, avuntu kınası.Gece heyecandan uykum kaçıyor.Ellerim bağlı, tatlı tatlı kaşınıyor.
Kına kızılına sabırsızlığım.Babanem ve kına kızılı saçları uyuyor.
Sabah oluyor, bildiğimiz sabahlardan değil.Gerçek sabah...Güneş çil, serinlik çiğ.Dünya uyanıyor.
Babanem doluyor uzun zayıf saçlarını, başını bağlıyor.
Yıkanıyor ellerim.Yeşil kurusu akıyor kınanın.Ellerim kınalı.Aklım yemyeşil...
Fındıklar bekliyor bahçeler boyu.
Babanem dalı eğiyor, tepelere uzanıyor elleri.Ben eteklerinden uzanıyorum.
Özlüyorum.

ayşegül dost
sallanan sandalye
pencereden süzülen hüzmeler,
esintide uçuşan beyaz kumaş parçaları;
yarı şeffaf, olabildiğince hafif.
yana bırakılmış bir kol, umarsız
bir sineğin uçuşunda sözlerim;
kırmızısı tuğlanın, ve dokusu.
hareket eden gölgeler.
ustadır yaşanmışlığında sakinin;
parmak izimi bıraktığım kadehler,
tenimde lekelenen duman bulutları.
hayale açık, kuzey patikaları renginde
taze ve gittiğimden habersiz.
ışığın tonları bulaşmış yelkenlere;
savrulan sesler içinde arıza.
derinde gezinen enerji akışları,
biraz korkak, ve buyurgandır hiçe.
ellerimle büyüledim masanın kenarını,
kimselere çarpamasın diye.
daydream delusion
gün ile gece

Sessiz sahil kasabasının
soğuk rüzgarıyla
koy boyu yürüdü gün,
sesiz...
Yalnızca düşündü,
yalnız...
Geceyi düşünüyordu,
yalnız geceyi.
Gece
ve
gecenin içindeki
her şeyi.
Ay, yıldızlar, karanlık,
karanlığın en koyulaştığı
yani aydınlığın en yakın olduğu anki
umut...
Gizem vardı gecede,
öfke belki,
belki de karamsar gibi
ama
umut da vardı aslında hep
ve
sade, duru bir
güzellik.
İnsanın içine
huzur veren birşeyler vardı aslında
gecede.
Ama gizliydi
derinliklerinde.
Burunucu’na doğru gelince
yazın bile
sessiz ve sakin olan
koylardan birine gidip
dalgalı denizin
hareketli, ürkütücü
ama gece gibi
gizemli bir huzur veren sesini
dinlemeye karar verdi.
Kayalıklardan aşağıya inip
deniz kıyısında soğuk taşlığa oturdu.
İçi ürperdiğinde
gün gibi
sıcak olması gerektiği aklına gelmişti;
o gündü,
öbürüyse gece.
Ama
gece yanı başında olsa da
onu ısıtsa diye düşündü
bir an.
Garip ki
gün
ısınmak için
soğuk görünen
geceye muhtaçtı...
Biraz oturdu,
üşüdü,
yalnızdı,
düşündü...
Sonra
kalkıp denize gitti,
ellerine dokundu tuzlu su,
elleri üşüdü
buz gibi denizden.
Geceyi sordu denize;
karanlık ve gizemli geceyi sordu.
Gün sordukça deniz sustu,
deniz sustukça
gün konuştu...
Denizler vardı aralarında,
dağlar, taşlar, ovalar,
uzun yollar ve saatler
vardı...
Deniz suskunluğunu korudu
gün boyu.
Gün buna aldırmadan
konuşup durdu.
İçindeki herşeyi
anlattı denize.
Geceye anlatmak istediklerini
denize döktü;
belki ona taşır
diye düşünmüştü.
Saatler ilerledikçe
günün vakti doluyordu.
Denizle vedalaşıp
oradan ayrılacaktı;
sonrasını
geceye bırakıp.
Kayalıklardan tırmanıp
kıyıdan evine doğru yürüdü.
Geceyi
uzaktan da olsa seyredebilmek için
içeri girip odasına çıktı.
Kırık camlı pencereden
göğe bakıp
beklemeye koyuldu.
Gün,
göğe bakan pencereye doğru uzanıp
uyumuştu.
Gece rüyalarını süslerken
yüzünde bir tebessüm
ve
telaşın izleri;
içinde tedirginlikle karışık
bir umutla uyudu.
Sonrası geceye kalmıştı...
........................................................................
“ İstiklal caddesinde yürüdüm yalnız...
Tramvay yolunu takip ederken başımı kaldırınca
‘uzaklardan’ gelen yüzlerce yüze değdi gözlerim.
Ama yakına gelince
kaçırdım gözlerimi gözlerinden
bakmadım...
Minik su damlaları akmaya başladı gök yüzünden;
aynı anda onların yumuşaklığına karşı
ama onlarla birlikte yaşayan sert rüzgar çıktı...
Rüzgarın sesi,
yağmurun kokusu
uzaklardan geldi;
uzaklardan
hasret getirdi...
Bu öyle bir hasret ki;
nedeni niçini yok!
Neyi olduğu bile belli değil!
‘seni çok özledim’ diyor yüreğim
sanki başka söz bilmezmiş gibi;
halbuki neyi niçin seviyorsun desem
cevabı zor...
Bilindik, görüldük, bakıldık, yaşandık
hiçbirşey yok ki özleyeceğim.
Ama yüzlerce yüzde;
‘uzaklardan’ gelen yüzlerce yüzde
öyle bir hasret var ki...
Uzakların hasreti bu;
insanın içini sızlatan,
ağlatan,
sabır taşını çatlatıverecekmiş gibi
çıldırtan...
Yüzleri görüp gözlere bakmamam
işte bundan:
baktığım her gözde;
bilinmedik,
görülmedik,
bakılmadık,
yaşanmadık olan
uzağı görmekten korkmamdandır.
Onu arar her yerde gözlerim,
sesim, kokum, tenim
ama o uzak...
Bu gün İstiklal’deki yüzler hatırlatır,
akşama gökteki ay ve yıldızlar;
sabah olur güneş uzak görünür göze,
bulutlar uzak...”
Sıcak günün gönlü yangında,
düşünüp durur işte böyle geceyi...
İçinde , dışında,
her yerde uzak
görünür gece.
Günün hareketliliği
uzaktan gelen yürek çarpıntısından,
sıcaklığı uzağın gönüldeki
yangınındandır...
Gece uzak,
gece durgun, dingin ve soğuk
görünür göze.
Oysa O
günün gönlündeki ateş,
günün yürek çarpıntısındaki
harekettir...
Gün uyur,
gece uyumaz
günü izler,
nefesini dinler...
Gün uyanır;
gece yine uyumaz
sadece izler
uzaklardaymış gibi;
dinler günü.
Günün her yürek çarpıntısını,
her gönül yarasını,
yüreğindeki sönmeyen ateşin
her kıvılcımını bilir,
görür de bir şey söylemez
uzak görünen gece
sadece izler günü...
Gün telaşlı,
gün yorgun,
gün sıcak
uyur yine.
Gece dingin,
gece uzak,
gece soğuk görünür de;
uyanık bütün gece
izler günü yanıbaşında,
hem yürek çarpıntısı,
hem yakınlık,
hem de
sımsıcak yüreği ile...
Thursday, March 19, 2009
arabesk
'benim işim bitik' der,sükunetle dinler küllüğüm
rakı bardağımın yanında arkadaşı durur,dertleşirler
aynı yolun yolcusudurlar,tükenmişlikleri dahi birdir
kalemim hırpalasa da kağıdı,dostturlar anlaşırlar
tamamlarlar birbirlerini;bilirler hem imkansızlığını
hiç ayrı gayrı duramazlar
ellerim saçlarımda gezinir,eski ahbabının sırtını sıvazlar
'çok değişmişsin' der diğerine
'sayenizde efendim,sayenizde'
işte bütün bunlar olurken
ben...
'benim işim bitik' sevgilim
yüreğinde sönemem...
Gölgede kalan
Bazılarımız en çirkin halini tattı insanın
Yutkundu.
Gıcığı geçmeyen lanet bir balgam gibi
Pas tuttu kuytuları.
Sökülürse, ciğerini sökecek öyle lanet!
Paslanmış kilitler ardındaki güzellikler
En çok da onlara üzülüyorum.
Işığını da gölgesini de sevebilirmiyiz insanın?
Soruyorum arkadaş.
uzak korku
Korkuyorum
Azalıp kaybolmaktan
Uçmaktan korkuyorum
Çarpan
Birbirine dolaşan ellerim ayaklarım
Gözlerim bedenim dopdolu
Ruhum yorgun
Korkuyorum
Gözlerinde oturup kalmaktan
Kaçıyorum
Soğuk soğuk esiyorum
Biliyorum
Olmaz biliyorum
Korkuyorum . . .
Elinin elime değimesinden
Teninden
Tenimden
Sıcak uzaklığından
Uzağından
Uzaktan
Korkuyorum . . .
gonca ili
kasım2008 istanbul
Wednesday, March 18, 2009
öyleyse
Tuesday, March 17, 2009
üçlem
herdedir muhakkak;
boşuna değil kelimelerin,
ortaya koydukları
çeşni detay ile işlenmiş,
ve söylenmeyen
şüpheciliğimiz.
(iki) görelilik
çoğuldur muhakkak,
bir(i)birinedir öteki;
kendinden sonra başlayan
varoluşun.
bana göre şiir,
sana göre çikolata...
(üç) olasılık
vardır belki de,
çok daha fazlası
sabırsızlığımız.
bir şeylere son ararken;
ıskalar, başlangıçlar
asla tesadüf değil.
Monday, March 16, 2009
boncuk gezegen, merhaba
henri cartier bresson.
