Monday, November 30, 2009

bu şehirde sevgiyi çeken birşeyler var...

bazen istanbul un sevgiyi yutup tükettiğinden şüphe eder oluyorum. hani sevmediğim bir reklam var ya, ‘burası istanbul’ diyerek meşrulaştırıyor olan biteni; insanlar burda bazı şeyleri böyle mi meşrulaştırıyor acaba? yoksa sadece buraya has değil mi devir mi değişti? ama bir şey var biliyorum sevgileri çalıyor ellerinden insanların... hırslar mı, arzular mı yoksa kırıklar mı bilmiyorum...

aşkı kaybettiğinden yakınan aşkı kendisi yakıp yok eder olmuş bu günlerde, farkında değil mi acaba? söylesem anlatsam kar etmez diyorum, gidiyorum... ya ben eski zamanlardan gelmişim, ya da birileri çok hızlı gidiyor, oysa bence sevgi değişmiyor. seven yine gülen, seven yine huzurlu güzel...

insan neyle yaşar derken birileri, onların bütün altmetinlerinin üstünde bir sevgi duruyor benim gözümde, ben böyle naif, böyle uzak ve çocuk bakıyorum sadece, onlar görmüyorlar bile...

insanlar birbirlerini değil, kendilerini bile görmez olmuşlar burda, istanbul da.

suçlusu ben, sen, o; değil belki kimse değil ama istanbul un sevgiyi yutup tükettiğinden şüphem var benim...

kalabalık ve kargaşa, mücadele ve yorgunluk, yaşananlar ve yitirilenler bu istanbul da insanlara bazen başka bir ağır geliyor, bazen de kimse umursamıyor... yani bir çelişkiler yumağı içinde yitip gidenler ağı var ki ucu bucağı görünmüyor benim gözümden.

bakanlar var elbet göz göze, görenler de vardır elbet ki ben gibi gördüğünü sananlar da...

ama yine de;

‘ışıklar bu şehri güzelmiş gibi gösteriyor geceleri

...

seni aklıma düşüren yer çekimi değil;

yalancı yıldızlar

...’

acaba bu şehirde yıldızlar bile yalancı mı? derken şair

sevgi sözlerinin satırlarda kaldığı günleri yaşıyor insanlar

yaşadığını sanan insanlar,

yaşamadığını sanan insanlar,

hiçbirşey sanmayan insanlar;

umursamayanlar...

umursanmayanlar..

insanlar!

bu şehirde sevgiyi çeken birşeyler var....

30 kasım 2009

istanbul

Saturday, November 14, 2009

ey dünya hali

gıyabında talihsiz bir açıklama...
tek nedeni; onu talihsiz görenlerin gözleri
onun gözlerinden, aynı dünyayı görseler bile,
farklı nitelendirmeleri beyazı kırmızıyı maviyi

durmaksızın bir çaba bir uğraş bir süs,
kravatını tak, kırmızı rujunu sür,
al bu iğneyi yakana ilişitirmeyi unutma!
üstünde yazar vasıfların sıfatların kalıpların.

ey dostum! ne bu telaş acele,
kara toprak olacaksın bir gün sende,
rujun, kravatın, bedenin ile birlikte
hayat dediğin tam bir klişe

ruhuna bak biraz da ha? onu okşa, süsle,
ne biliyim mesnevi oku, hayyam oku, biraz da dinle.
o ruju sil, iğneyi çıkar öyle başlayalım hoşbeşe
talihsizi talihli görebilirsin belki, inebilirsen biraz derinlere

Monday, November 2, 2009

Alacakaranlık Çocukluğu

Babannemin üzgün duvarları,
Aynı elleri gibi buruşuk duvarları,
Kasvet saatinin sesi çınlar bu duvarlarda,
Yansır babannemin kulağına, fısıltı olur,
Kalbine bir donuk duygu daha zerk olur.

Bir neşeli çocuk bu duvarlara yaslanan,
Güneşi ile eriten donuk duyguları,
Yetmese de gücü kasveti dağıtmaya,
Saatin tiktakına arkadaş olur,
O ince narin sesi, lallaaalalalaaa.

O günkü çocuk, bugünün çocuksuz annesi,
Ruhunda hiç solmayan o kasveti taşıdı bir miras gibi...

Evinin duvarlarında şimdi babannesinin portreleri,
Kimse görmez, torun bilir görür, o donuk mavi gözleri.
Kime aşık olsa, o mavi gözler dondurur kalbini.
Çıkması yasak babannesinin arka bahçesi,
Şimdi, sırra çevirdi keşfetmeye değer her şeyi.
Kapalı kapıları açmaktan aciz, aralıklarından bakmaktan aciz...
Annesinin onu almaya gelmesini beklerkenki gözleri,
Koyu, açık, kocaman, her gün, o anki,
Korku; ikram edilen bayram çikolatası, naneli,
Yiyemediği, yaslı bir hazine saklar gibi.
Tüm kararları zaferleri aşkları ceplerinde erir şimdi
Ceplerine terk ettiği çikolatalar gibi...