Saturday, March 21, 2009

gün ile gece










        Sessiz sahil kasabasının

soğuk rüzgarıyla

koy boyu yürüdü gün,

                                      sesiz...

Yalnızca düşündü,

                          yalnız...

Geceyi düşünüyordu,

yalnız geceyi.

Gece

ve

gecenin içindeki

                          her şeyi.

Ay, yıldızlar, karanlık,

karanlığın en koyulaştığı

yani aydınlığın en yakın olduğu anki

                                                  umut...

Gizem vardı gecede,

öfke belki,

belki de karamsar gibi

ama

umut da vardı aslında hep

ve

sade, duru bir

               güzellik.

İnsanın içine

huzur veren birşeyler vardı aslında

gecede.

Ama gizliydi

               derinliklerinde.

Burunucu’na doğru gelince

yazın bile

sessiz ve sakin olan

koylardan birine gidip

dalgalı denizin

hareketli, ürkütücü

ama gece gibi

gizemli bir huzur veren sesini

dinlemeye karar verdi.

Kayalıklardan aşağıya inip

deniz kıyısında soğuk taşlığa oturdu.

İçi ürperdiğinde

gün gibi

sıcak olması gerektiği aklına gelmişti;

o gündü,

öbürüyse gece.

Ama

gece yanı başında olsa da

onu ısıtsa diye düşündü

                                      bir an.

Garip ki

gün

ısınmak için

soğuk görünen

               geceye muhtaçtı...

Biraz oturdu,

üşüdü,

yalnızdı,

               düşündü...

Sonra

kalkıp denize gitti,

ellerine dokundu tuzlu su,

elleri üşüdü

buz gibi denizden.

Geceyi sordu denize;

karanlık ve gizemli geceyi sordu.

Gün sordukça deniz sustu,

deniz sustukça

               gün konuştu...

Denizler vardı aralarında,

dağlar, taşlar, ovalar,

uzun yollar ve saatler

                          vardı...

Deniz suskunluğunu korudu

gün boyu.

Gün buna aldırmadan

konuşup durdu.

İçindeki herşeyi

anlattı denize.

Geceye anlatmak istediklerini

denize döktü;

belki ona taşır

               diye düşünmüştü.

Saatler ilerledikçe

günün vakti doluyordu.

Denizle vedalaşıp

oradan ayrılacaktı;

sonrasını

               geceye bırakıp.

Kayalıklardan tırmanıp

kıyıdan evine doğru yürüdü.

Geceyi

uzaktan da olsa seyredebilmek için

içeri girip odasına çıktı.

Kırık camlı pencereden

göğe bakıp

beklemeye koyuldu.

Gün,

göğe bakan pencereye doğru uzanıp

                                                  uyumuştu.

Gece rüyalarını süslerken

yüzünde bir tebessüm

ve

telaşın izleri;

içinde tedirginlikle karışık

                          bir umutla uyudu.

                                      Sonrası geceye kalmıştı...

........................................................................

“ İstiklal caddesinde yürüdüm yalnız...

Tramvay yolunu takip ederken başımı kaldırınca

‘uzaklardan’ gelen yüzlerce yüze değdi gözlerim.

Ama yakına gelince

kaçırdım gözlerimi gözlerinden

                                                  bakmadım...

Minik su damlaları akmaya başladı gök yüzünden;

aynı anda onların yumuşaklığına karşı

ama onlarla birlikte yaşayan sert rüzgar çıktı...

Rüzgarın sesi,

yağmurun kokusu

uzaklardan geldi;

uzaklardan

                          hasret getirdi...

Bu öyle bir hasret ki;

nedeni niçini yok!

Neyi olduğu bile belli değil!

‘seni çok özledim’ diyor yüreğim

sanki başka söz bilmezmiş gibi;

halbuki neyi niçin seviyorsun desem

                                                  cevabı zor...

Bilindik, görüldük, bakıldık, yaşandık

hiçbirşey yok ki özleyeceğim.

Ama yüzlerce yüzde;

‘uzaklardan’ gelen yüzlerce yüzde

öyle bir hasret var ki...

Uzakların hasreti bu;

insanın içini sızlatan,

ağlatan,

sabır taşını çatlatıverecekmiş gibi

                                                  çıldırtan...

Yüzleri görüp gözlere bakmamam

işte bundan:

baktığım her gözde;

bilinmedik,

görülmedik,

bakılmadık,

yaşanmadık olan

uzağı görmekten korkmamdandır.

Onu arar her yerde gözlerim,

sesim, kokum, tenim

                          ama o uzak...

Bu gün İstiklal’deki yüzler hatırlatır,

akşama gökteki ay ve yıldızlar;

sabah olur güneş uzak görünür göze,

                                                  bulutlar uzak...”

Sıcak günün gönlü yangında,

düşünüp durur işte böyle geceyi...

İçinde , dışında,

her yerde uzak

                          görünür gece.

Günün hareketliliği

uzaktan gelen yürek çarpıntısından,

sıcaklığı uzağın gönüldeki

                                      yangınındandır...

Gece uzak,

gece durgun, dingin ve soğuk

                                      görünür göze.

Oysa O

günün gönlündeki ateş,

günün yürek çarpıntısındaki

                                      harekettir...

Gün uyur,

gece uyumaz

günü izler,

               nefesini dinler...

Gün uyanır;

gece yine uyumaz

sadece izler

uzaklardaymış gibi;

                          dinler günü.

Günün her yürek çarpıntısını,

her gönül yarasını,

yüreğindeki sönmeyen ateşin

her kıvılcımını bilir,

görür de bir şey söylemez

uzak görünen gece

                          sadece izler günü...

Gün telaşlı,

gün yorgun,

gün sıcak

               uyur yine.

Gece dingin,

gece uzak,

gece soğuk görünür de;

uyanık bütün gece

izler günü yanıbaşında,

hem yürek çarpıntısı,

hem yakınlık,

hem de

               sımsıcak yüreği ile...     

 

1 comment: