
Sessiz sahil kasabasının
soğuk rüzgarıyla
koy boyu yürüdü gün,
sesiz...
Yalnızca düşündü,
yalnız...
Geceyi düşünüyordu,
yalnız geceyi.
Gece
ve
gecenin içindeki
her şeyi.
Ay, yıldızlar, karanlık,
karanlığın en koyulaştığı
yani aydınlığın en yakın olduğu anki
umut...
Gizem vardı gecede,
öfke belki,
belki de karamsar gibi
ama
umut da vardı aslında hep
ve
sade, duru bir
güzellik.
İnsanın içine
huzur veren birşeyler vardı aslında
gecede.
Ama gizliydi
derinliklerinde.
Burunucu’na doğru gelince
yazın bile
sessiz ve sakin olan
koylardan birine gidip
dalgalı denizin
hareketli, ürkütücü
ama gece gibi
gizemli bir huzur veren sesini
dinlemeye karar verdi.
Kayalıklardan aşağıya inip
deniz kıyısında soğuk taşlığa oturdu.
İçi ürperdiğinde
gün gibi
sıcak olması gerektiği aklına gelmişti;
o gündü,
öbürüyse gece.
Ama
gece yanı başında olsa da
onu ısıtsa diye düşündü
bir an.
Garip ki
gün
ısınmak için
soğuk görünen
geceye muhtaçtı...
Biraz oturdu,
üşüdü,
yalnızdı,
düşündü...
Sonra
kalkıp denize gitti,
ellerine dokundu tuzlu su,
elleri üşüdü
buz gibi denizden.
Geceyi sordu denize;
karanlık ve gizemli geceyi sordu.
Gün sordukça deniz sustu,
deniz sustukça
gün konuştu...
Denizler vardı aralarında,
dağlar, taşlar, ovalar,
uzun yollar ve saatler
vardı...
Deniz suskunluğunu korudu
gün boyu.
Gün buna aldırmadan
konuşup durdu.
İçindeki herşeyi
anlattı denize.
Geceye anlatmak istediklerini
denize döktü;
belki ona taşır
diye düşünmüştü.
Saatler ilerledikçe
günün vakti doluyordu.
Denizle vedalaşıp
oradan ayrılacaktı;
sonrasını
geceye bırakıp.
Kayalıklardan tırmanıp
kıyıdan evine doğru yürüdü.
Geceyi
uzaktan da olsa seyredebilmek için
içeri girip odasına çıktı.
Kırık camlı pencereden
göğe bakıp
beklemeye koyuldu.
Gün,
göğe bakan pencereye doğru uzanıp
uyumuştu.
Gece rüyalarını süslerken
yüzünde bir tebessüm
ve
telaşın izleri;
içinde tedirginlikle karışık
bir umutla uyudu.
Sonrası geceye kalmıştı...
........................................................................
“ İstiklal caddesinde yürüdüm yalnız...
Tramvay yolunu takip ederken başımı kaldırınca
‘uzaklardan’ gelen yüzlerce yüze değdi gözlerim.
Ama yakına gelince
kaçırdım gözlerimi gözlerinden
bakmadım...
Minik su damlaları akmaya başladı gök yüzünden;
aynı anda onların yumuşaklığına karşı
ama onlarla birlikte yaşayan sert rüzgar çıktı...
Rüzgarın sesi,
yağmurun kokusu
uzaklardan geldi;
uzaklardan
hasret getirdi...
Bu öyle bir hasret ki;
nedeni niçini yok!
Neyi olduğu bile belli değil!
‘seni çok özledim’ diyor yüreğim
sanki başka söz bilmezmiş gibi;
halbuki neyi niçin seviyorsun desem
cevabı zor...
Bilindik, görüldük, bakıldık, yaşandık
hiçbirşey yok ki özleyeceğim.
Ama yüzlerce yüzde;
‘uzaklardan’ gelen yüzlerce yüzde
öyle bir hasret var ki...
Uzakların hasreti bu;
insanın içini sızlatan,
ağlatan,
sabır taşını çatlatıverecekmiş gibi
çıldırtan...
Yüzleri görüp gözlere bakmamam
işte bundan:
baktığım her gözde;
bilinmedik,
görülmedik,
bakılmadık,
yaşanmadık olan
uzağı görmekten korkmamdandır.
Onu arar her yerde gözlerim,
sesim, kokum, tenim
ama o uzak...
Bu gün İstiklal’deki yüzler hatırlatır,
akşama gökteki ay ve yıldızlar;
sabah olur güneş uzak görünür göze,
bulutlar uzak...”
Sıcak günün gönlü yangında,
düşünüp durur işte böyle geceyi...
İçinde , dışında,
her yerde uzak
görünür gece.
Günün hareketliliği
uzaktan gelen yürek çarpıntısından,
sıcaklığı uzağın gönüldeki
yangınındandır...
Gece uzak,
gece durgun, dingin ve soğuk
görünür göze.
Oysa O
günün gönlündeki ateş,
günün yürek çarpıntısındaki
harekettir...
Gün uyur,
gece uyumaz
günü izler,
nefesini dinler...
Gün uyanır;
gece yine uyumaz
sadece izler
uzaklardaymış gibi;
dinler günü.
Günün her yürek çarpıntısını,
her gönül yarasını,
yüreğindeki sönmeyen ateşin
her kıvılcımını bilir,
görür de bir şey söylemez
uzak görünen gece
sadece izler günü...
Gün telaşlı,
gün yorgun,
gün sıcak
uyur yine.
Gece dingin,
gece uzak,
gece soğuk görünür de;
uyanık bütün gece
izler günü yanıbaşında,
hem yürek çarpıntısı,
hem yakınlık,
hem de
sımsıcak yüreği ile...
gece günüzün uykusunda.kuçaklaşma.
ReplyDelete